17 Kasım 2010 Çarşamba

huri dili

hurri dili

Hurrice, M.Ö. 2300 ile M.Ö. 1000 yılları arasında Önasya ve Mezopotamyanın kuzeyinde Hurriler ve Mitanniler tarafından konuşulmuş izole bir bitişken dil.

Hurri dili Hitit metinlerinde Hurlili olarak geçmektedir.
MÖ III. bin yılın son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Bu semitik ve Hint-Avrupalı olmayan etnik grubun, Doğu Anadolu Dağlarını aşarak Anadolu’ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür.
MÖ II. bin yılın başlarında Hurriler, Güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’ya dalgalar halinde yayıldılar.
Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan “Karanlık Çağ” da, Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir.
Hurca metinler, Urki (MÖ 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18.yüzyıl, Orta Fırat bölgesi), Amarna (MÖ 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk dönemi) ve Ugarit (MÖ 14. yüzyıl, Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur.
Mensup olduğu dil ailesi tespit edilmiş değildir.

Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir.
HURRİ(CE)-URARTU(CA) İLİŞKİSİ:
Filolojik kaynaklardan bahsederken üzerinde durmamız gereken en önemli konu, Doğu Anadolu’nun yüzyıllar boyunca etnik bütünlüğüne hakim olmuş Hurri Egemenliği’dir. Zaten dilbilimsel temellerde Hurrice (Hurca)-Urartuca bağlılığı çok önceden ortaya konmuş bir gerçektir. Hurrilerin yalnızca Doğu değil, bütünüyle Anadolu’nun en eski halklarından biri olduğunu biliyoruz. Örneğin, Kültepe tabletlerindeki unvan (appellatif) adlarının incelenmesi, Anadolu’da ‘Demir Çağı’nda hakimiyet kurmuş birkaç halktan birinin Hurriler olduğunu göstermiştir. Tabletlerde görülen diğer ünvanlar, tanrı, şahıs ve yer adları ise Asur, Hatti ve Luvi uygarlıklarına aittir. Anadolu’nun çeşitli uygarlıklarına ait yazılı kaynakların bir başka önemi de bu adların sınıflandırılması sonucu Anadolu halklarının kökenlerinin de aydınlatılabilmesidir. Ünvan, tanrı-tanrıça, şahıs ve yer adları başlıca 3 grupta toplanabilmektedir:
1. Asya kökenli isimler 2. Hind-Avrupa kökenli isimler 3. Sami isimler
Hattice ve Hurca şahıs adları birinci gruba dahil edilmektedir. Prof. Afif Erzen’e göre, kuzeyde Kafkasya’dan, batıda Malatya-Elazığ bölgesine, güneyde Kuzey Suriye ve doğuda da Urmiye Gölü’ne kadar uzanan geniş coğrafi alanda yapılan arkeolojik araştırmalar, bölgede M.Ö. 4 bin yıldan itibaren çok kuvvetli bir kültür birliğinin varlığını ortaya çıkarmıştır. Bu kadar geniş bir alana yayılmış olan ‘Erken Bronz Çağı’ kültürüne, onu yaratanların Hurriler olması nedeniyle ‘Erken Hurri Kültürü’ adı verilmiştir. Ve bu kültür daha sonra güçlü bir Urartu Krallığının doğmasını sağlamıştır. Ancak Hurca konuşan halkların M.Ö. 3 binin ortalarında Asya’nın batısı ve Doğu Anadolu bölgesinde geniş bir alanda yerleşik durumda olduklarını bilmemize karşın, kuzey ve doğudaki yayılım alanlarını tam olarak kestirmek zordur. Ancak tabletlerde mevcut yer, tanrı-tanrıça ve şahıs adlarının incelenmesi sonucunda söz konusu alanın güneyde Hama ve Kerkük’ten kuzeyde Güney Kafkasya’ya kadar uzandığı söylenebilir. Dr. Güneri’ye göre Proto-Urartu beyliği olarak kabul edilen kuzeydeki Diaohi Krallığı ile yazımın başında bahsettiğim Van Gölü çevresindeki Uruatri ve Nairi Beyliklerine ait şahıs (kral, prens, bey), tanrı-tanrıça ve bölge (kent, kasaba, ırmak, dağ v.b.) adları Hurrice’dir.
Hurca ile Urartuca’nın etnik ve kökensel bağları incelendiğinde, linguistik yapıları temelinde ortak noktalar belirlenmiştir. Hurri dili, Asya dillerinden (kimilerine göre Kafkas dil grubundan) olan Ön-Hattice ve Türkçe’de olduğu gibi ‘aglutine’ (iltisaki, eklentili) bir dildir. Yani bu dillerde cümleler anlamlarını kelime sonlarına peş peşe getirilen soneklerle bulmaktadır. Bu özelliği ile Ural Altay dillerine büyük bir benzerlik göstermektedir. Hurriler konusunda değerli eserler vermiş Prof. Dr. Ahmet Ünal’ın ifade ettiği gibi, Hurri dilinin Türk dilleriyle olan benzerliği, ortak kelime hazinesinden çok, dillerin yapısıyla ilgilidir. Önceleri dilbilimciler Urartuca’nın, Hurri dilinin geç diyalektiği olduğunu ileri sürdüler. Fakat daha sonra yapılan ayrıntılı incelemeler, Urartuca’da dil gelişiminin doğrudan Hurca’ya bağlanamayacağını, bu iki dilin köken olarak aynı kaynaktan gelmekle birlikte, gelişimleri sırasında farklı yönler izlediğini ortaya çıkarmıştır. En azından bilimadamlarının büyük bir çoğunluğu böyle demektedir. Dolayısıyla öncü dil olan Proto-Urartuca ve onu izleyen Urartuca da Doğu Anadolu’nun yerli halkları içinde konuşulan dillerdir. Ve bunların Hurri köklerine şu ya da bu şekilde bağlı olduğu kabul edilmelidir.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Urartu ve Hurri panteonu da aynı kaynaktan gelmektedir. Örneğin Urartuların baş tanrılarından Teişeba, Hurrilerin baş tanrısı ve fırtına tanrısı Teşup ile aynıdır. Keza eşleri de aynı tanrıçalardır. Prof. Müller, ‘The Loom Of History’ kitabında bu konuda şunları söylemektedir: “Küçük Asya’nın doğusunda, Hurri tanrılara tapan ‘Urartu Krallığı’ adıyla bir uygarlık doğmaktaydı. Dilleri Hurca’ya akrabaydı. Mimaride ve metal işciliğinde en yüksek seviyeye ulaşmışlardı.” Bu konuda ayrıntılı bilgileri ‘Urartularda İnanç’ bölümünde vereceğim.

ÇİVİ YAZILI KAYNAKLARA GÖRE TÜRKÇE-ETİCE-HURRİCE ARASINDAKİ BAĞLAR ÜZERİNDE YENİ ARAŞTIRMALAR

ÇİVİ YAZILI KAYNAKLARA GÖRE TÜRKÇE-ETİCE-HURRİCE ARASINDAKİ BAĞLAR ÜZERİNDE YENİ ARAŞTIRMALAR
Dr. MUSTAFA SELÇUK AR

Hititoloji İlmî Yardımcısı

Türkçe-Etice-Hurrice arasında mevcut olduğunu gördüğüm bağların
ve bu bağları ihtiva eden kaynakların bir kısmını anmış ve. ileri attı­
ğım fikirlerimi bundan sonra yapılacak tetkiklerle elde edilecek vesi-
kaların kuvvetlendireceğini belirtmiştim. Bu arada bugün elimizde bulu­
nan ve Boğazköyde elde edilmiş olan çivi yazılı tabletlerin büyük bir
kısmının üzerine, yazılmış olan yazıtlarda kullanılmış olan dilin Eti dev-
leti zamanında bir yazı dili olarak kullanılmış olduğunu ve Eti devle­
tinin asıl konuşma, dilinin bu yazı dili üzerine tesir yaparak izler
bırakmış olduğunu söylemiş, bu konuşma dilinin yazı dili üzerindeki
izlerini nelerin teşkil ettiğini de izah etmiştim. Şimdi gerek bu nokta­
ların ve gerekse Türkçe ile "Hurrice arasındaki bağların izahlarını da­
ha, ziyade kuvvetlendirecek olan ve yeni araştırmalarımda elde ettiğim
neticeleri burada ele almak istiyorum. Bundan sonraki, araştırmala­
rımda da fikrimi teyit eden misal ve delilleri buldukça onları da yavaş
yavaş yayınlamak emelindeyim.

a) Mevcut vesikalara göre Eti devletinin konuşma dilinin Türkçe
olduğunu ve bu konuşma dilinin Eti hakanlarının icraatlarım yazdırmak
için kullanmış oldukları yazı dili üzerine tesir ederek izler bıraktığını
kabul ediyoruz. Bu izlerden biri, isimlerin "-in„ hallerinin teşkilinde
kendini göstermektedir. Nasıl ki,.bugünkü Türkçemizde, isimlerin "-in„
hallerini teşkil etmek için kullandığımız ismin sonuna bîr "-in„ eki ge­
tirmekte isek aynı hali Etilerin yazı dillerinde teşkil etmek için de
gene o ismin sonuna ''-an;, ekinin getirilmekte olduğunu görmekteyiz.
Türkçemizdeki bu ''-in„ eki isimlerin gerek çoğul gerekse tekil halle­
rinde daima aynı kalır, hiç değişmez. Aynı vaziyet Etilerin yazı dille­
rinde de kendini göstermektedir. Şimdi buna ait mevcut misallerden
bazılarını buraya alalım1.
*
LUGAL-va-an=Hakan-ın, Labarna-an—Labarna-(n)ın, UDUhi.a-an ,
= Koyunlar-ın, DlNGlRmeş-an==Tanrılar-ın; ERlN",meş-an=Piyadeler-in,
DUMUmes-an=Oğullar-ın.
Bu birkaç misalden açık olarak anlaşılacağı gibi Etilerin yazı di-
1 H. Ehelolf, Zeitschrift für Assyriöloğie Neue Folge ( ZANF ) IX S : 174. 175.


Page 2

linde yazılmış yazıtlannda geçen isimlerin "-in„ hallerini teşkil etmek
için kullanılmış olan "-an„ eki ile Türkçemizin öz malı olan "-in„ eki
arasında hemen hiç bir fark yoktur.
b) Hititoloji sahasında çalışan bilginlerin Proto Etîce adını verdik­
leri ve bizim de, metinlere dayanarak, asıl Etice olarak kabul ettiği­
miz dile ait olarak gösterilen ve isimlerden sıfat yapmağa yarayan
aynı zamanda aidiyet, nispet eki vazifesini gören "-li„ eki de konuşma
dilinin yazı dili üzerine vaki. olan tesirini gösteren misallerden biri.
ve en mühimidir. Eti dilinde şehir adlarının, meslek adlarının, birlik
ve. müessese adlarının sonlarına bu ''li„ eki "getirilmek suretiyle o
şehre, o mesleğe, o birlik ve müesseseye bağlı olan insanların ifadesi
yapılmış olmaktadır. Tıpkı Türkçemizide kullandığımız Ankara-lı, Parti­
li, Lonca-lı, Halkev-li ifadelerinde olduğu gibi. Eti dilindeki bu özelliği
ilkdefa gören ve bu noktaya dikkati çeken ilk bilgin, aynı zamanda
Etilerin yazı dillerinin ilk çözücüsü plan, F. Hrozny'dır. 2
Bundan 'son­
ra bu özelliği E. Forrer ele almış ve bu vadide tir hayli malzeme
toplamıştır. 3 Bizim bu "-li„ eki ilk defa, birçok meslek ve şehir adla­
rından istifade edilerek teşkil edilmiş olan adları ihtiva eden ve E.
Chantre tarafından elde edilmiş ilk Eti tableti olarak gösterilen ve
bugün Louvre müzesinde bulunan bir tablet üzerinde görülmüştür. A,
Götze tarafından yayınlanmış olan bu4 tablet üzerinde geçen, bundan
başka diğer metinlerde de rastladığımız ve bu "-li„ üzerine teşkil edilmiş
adlardan birkaçını buraya alalım:
Taşkuriya-il = Taşkuriya-lı
Alişa-il = Alişa-Iı
Ammuna-il = Ammuna-lı
Zipişhuna-il = Zipişhuna-lu
Iştahara-al =
Iştahara-lı
Uhhiva-al = Uhhiva-lı
Talgamuşş-il = Talgamuşş-lı
Şahtari-il = Ağıtlı
Haggamişya-il = Haggamişya-lı
Zalpu-il = Zalpa-lı
Türkçemizin öz malı olan ve bir şehre, bir birliğe, bir bölgeye
bağlı olan insanların ifadesini yapmak için o şehir, o birlik ve o bölge
adının sonuna getirdiğimiz bu "-li„ ekinin Eti dilinde gördüğü hizmet
yalnız bundan ibaret değildir. Nasıl ki Türkçemizde, iyili, kötülü ve
irili, ufaklı gibi ifadeleri teşkil etmek için sıfatların sonuna bir "-li„
eki getirmekte isek aynı şekilde Eti dilinde de buna benzer ifadeler
teşkil edilmiş bulunulmaktadır. Meselâ: "aşşu = iyi,, demektir. Bunun
sonuna "-li„ ekini .getirmek suretiyle 'aşşuli' kelimesi meydana gelmiş­
tir ki burada "-li„ ekinin gördüğü vazife gerek mâna ve gerekse şekil,
yapı bakımından Türkçemizdeki ifade şeklinden ayrılığı yoktur. Keza
buna ait başka birkaç misali de elimize alalım: 'işhiya = bağlamak
2
F. Hrozny, Völker und Sprachen des alten Hatti-Landes S : 26 vd.; Die
Sprache der Hethiter S: 50-55.
3
E. Forrer, Zeitschrift der Deutschen Morgenlaendiachen Gesellschaft ( ZDMG )
LXXVI S : 231 vd.
4 A. Götze, Revue Hittite et Asianique ( RHA ) I ( 1930 ) S : 18-30.


Page 3
demektir. Bu fiilden 'işhiyul' şekli meydana çıkmıştır ki bu son şekli­
nin bir mânası da 'bağlı, muahedeli' demek olduğuna göre burada da
Türkçenin yapı tarzının kendini gösterdiğini hiç kimse inkâr edemez.
'Şarnikzil'-de bu nevi misallerden biridir, bir mânası da "yedekli,, de­
mektir5. Üzerinde ısrarla durmak istediğimiz bu noktanın izahını
daha açık olarak' yapmış olmak için Etilerin yazı dili metinlerinden
küçük bir parçayı buraya almak faydalı olacaktır:
"Miyanti-Ii A. ŞAG-ni gişSAR-ni gişTlR-ni Ii-e paizzi tâknaşşat
dUTÜ-aş KAS-an paiddu„6.
Bu parçanın evvelâ Türkçe karşılığını verelim.
"Meyve-li tarlaya, bağa, ormana gitmesin; yer altı güneşinin gittiği
yola gitsin„. Bahçe, tarla, bağ ve ormana varmasından korkulan şey
tanrının hiddetidir. Bu hiddetin ancak yeraltı güneşinin gittiği karanlık
yerlere gitmesi yani insanlara zarar vermemesi temenni edilmektedir.
Üzerinde durmak istediğimiz nokta mânadaki bu özellik değildir. Asıl
işaret etmek istediğim nokta miyanti-li' kelimesinde toplanmış buluna
maktadır. Bu kelime ile onun Türkçe karşılığı olan 'meyva-lı kelimesi
arasında hiç bir bağın mevcut olmadığını iddia edecek kimse varmı-
dir?. Bundan başka yukarı aldığım Etilerin yazı dillerine ait cümlenin
yapı tarzî ile onun karşılığı olan Türkçe cümlenin yapı tarzî arasında
mevcut olan benzerliklere dikkati çekmek faydalı olacaktır.
Etilerin yazı dillerinde sıfatlardan zarf yapmağa da yarayan bu
"-li,, ekinin gördüğü vazifenin önemini belirten misaller çoktur7,
Diğer taraftan bu "-li„ ekinin kullanıldığı kaynaklar yalnız Eti
sahasına kapanıp kalmamaktadır. Bu ekin ait olduğu dil tesirlerini daha
geniş çevrelere kadar yaymış ve bu çevreler dahilinde birçok izler
bırakmıştır. Bunlardan biri Lemnos adasındaki bir dikili taş üzerinde
bulunan yazıtlarda kendini göstermektedir. Adı geçen bu ada üzerinde
bulunan 'Myrina' şehrine mensup bir adamdan bahsedileceği zaman ve
bu şehrin adından istifade ederek bir |ahıs adı teşkil edileceği zaman
'Morina-lı' denilmektedir ki bunun Türkçemizdeki 'Moriria-Ii' dan ayrı-
lığı hemen yok gibidir. Keza aynı kaynaklarda geçen Phokişiyale de
Türkçedeki Phoka-lı = Foça-li ifadesinden farklı değildir. Keza gene
Etrüsk dilinde, Trova şehrine mensup bir adamdan bahsedilmek iste-
nildiği zaman Trova-lı demek olan 'Truial, denilmektedir ki buda diğer
misallerde olduğu gibi aynı birliği göstermektedir. Etrüsk dilinde buna
benzer daha birçok misalleri bulmak kabildir8.
5
P. Kretschmer, Glottâ XXI S: 77-100; Keilschrifturkunden aus Boghazköi
(KOB) XXVII I 5
6
E. Teimer, ZANF IV S: 388, 189 vd.; KUB XVII 10 IV 11-12
7
J. Friedrich, .Hethitischeş Elementarbuch S: 72, 73.
8
F, Hrozny ZANF IV Ş : 171 vd.; Pauly Wisswa, Real Encyfelopaedie, Suppl.
VI S : 170 vd.


Page 4
Diğer taraftan aynı özelliğin Lidya dilinde de mevcut olduğunu göste­
ren misaller üzerinde de biraz durmaklığımız lâzım gelmektedir. Bu dilde .
Baki şehrinde oturan bir rahipten bahsedileceği zaman 'kavis bakillis'
ifadesinin kullanılmış olduğunu görmekteyiz. Buradaki 'Bakillis' in Türk­
çedeki'Baki-li'den ayrılığı var mıdır?. Keza bunun gibi aynı kaynak­
lara ait olan 'Manelis = Mane-li' kelimesi de bu gibi misallere dahil
bulunmaktadır9. Nihayet Bergama'daki hanedan kırallarindan Attalps'un
adı da şimdi izahını yaptığım bu yolda teşkil edilmiş bir isimden başka
birşey değildir. Bu adın Lidya dilindeki ifade şekli 'atalis' tarzında
kendini göstermektedir. Her iki ifade şeklinin malik olduğu mâna
Türkçemizdeki 'Ata-lı' ifadesinden hiçbir ayrılık göstermemektedir10.
Türkçe ve Eticedeki şekli ve gördüğü vazife bakımından aynı olan
bu " -li „ ekinin Hurri dilindeki karşılığı bazan " -he, -hi „ bazanda ay­
nen " -li „ olarak kendini göstermektedir. Bu " -he, -hi „ şekli herhalde
bir lehçe farkından başka birşey değildir. Bu hususu aşağıda verece­
ğim misaller daha iyi izah edecektir. Boğazköyünde bulunmuş olan
çivi yazılı metinlerden biri11 şunları kaydetmektedir:
" d Hepat uru
Kizvatna-hi „ . Kizvatna Anadolunun güney bölge­
sinde Eti çağında meşhur bir şehrin adıdır. Bu şehirde tebcil edilmekte
olan Hunilerin kadın tanrısı. Hepat'dan bahsedileceği zaman şehir adı­
nin sonuna bir " -hi „ eki getirilmiş bulunmaktadır. Bu suretle " d He­
pat "uru Kizvatna-hi „ ifade şekli meydana çıkmıştır. Bu ifadenin Türkçe
karşılığı " Kivatna-lı kadın tanrı Hepat» demek olduğuna göre Türkçe­
deki "' -li „ ekinin Hurri dilinde " -hi „ olarak vazife görmüş olduğu
kendiliğinden meydana çıkar. Gene aynı mahiyette olarak şu ifade
şekli de vardır 11 " uru Arinna-hi d UTU = Arihna-lı güneş tanrısı,,,
Buna benzer şu misallerde ilgiyi çekmektedir:.
'' KUR papa-hhi = dağlı ülke, uru
Ankuva-hi d IŞTAR-an=Anku-
ya-lı kadın tanrı Iştar, uru
Kubuşha-hi d İŞTAR-an = Ku buş-
na-lı kadın tanrı IŞTAR; uru Şamuha-hi d Abara = Şamuhalı tanrı
Abara „ Verdiğim bütün bu misallere ve aşağıda Vereceğim diğer mi-
sallere dayanarak Hurri dilindeki bu " -hi „ ekinin Türkçedeki ''-li „
eki gibi aynı vazifeyi görmek için kullanılmış olduğunu anlamak ko­
laydır. Esasen bu " -hi „ ekinin bir menşe, aidiyet eki vazifesini gör-
düğünü bu sahada çalışan bilginlerde kabul etmiş bulunmaktadır.12
Bu hususu daha iyi belirteceğini zannettiğim şu misalleri de elimize
almadan geçemiyeceğim: 13
9
P. Kretschmer, Glotta XXI S : 77-100: - Wiener Zeitschrift für die Kunde des
Morgcnlandes ( WZKM ) XXXVI S : 298.
10
P. Kretschmer, Indogermanische Forschungen XXV S : 268.
11KUB XXVII V II 38 vd.; BO. 3068 ÖY. 6; KUB XXVII ı II 49, 50, 70, 71.
12
W- Brandenstein, ZDMG 91 S: 568 vd.
13
KUB XXVII. ı II 27 vd,; s J. Friedrich Mitteilnngen Vorderasiatisch Aegypti-
scjıen Gesellschaft (MVAG) XLII S: 4-6.


Page 5
" DİNGİRmeş-na aştu-hhi-na, DİNGİRmeş-na duru-hhi-na „. , Bu ifa­
delerin, Türkçe karşılıklarının "Kadın-lı, erkekli tanrılar „ demek oldu­
ğuna göre Türkçedeki ifade, tarzının hemen aynı şekilde Hurri dilinde
de mevcut olduğunu göstermesi bakımından bu misaller hakikaten il­
giyi çekmektedir. Bu türlü ifadeler bazan böyle birbirinden ayrı olarak
geçtiği gibi bazan da birbirine bağlı olarak aynı cümle dâhilinde geç­
mektedir.J4 "DİNGİRmeş-na aştu-hhi-na duru-hhi-na==kadın-h erkek-li
tanrılar „.
c) Türkçe ile Eti ve Hurri dilleri arasında mevcut olan bağlardan
biri de her üç kolda müşterek olarak görünen ve aynı vazifeyi gören
çoğul ekinde kendini göstermektedir. Fakat bu çoğul eki bugünkü
Türkçemizde olduğu gibi "-ler, -1ar ,, şeklinde değildir. Bugünkü dili­
mizin kullandığı bu çoğul ekinin eski çağlarda'." -le, -la; 'le-la- ve -er,
-ar „ şeklinde âyn ayrı fakat gene aynı vazifeyi görmek için kullanıl­
mış olduğunu mevcut vesikalar ispat etmektedir. Bunlardan bir kısmını
ilmi Tebliğimde bildirmiş ve izah etmiştim: Burada bu alanda elde etti­
ğim yeni delilleri ve vesikaları bildirmek istiyorum. Boğazköyünde bu­
lunan ve henüz yayınlanmamış olan Eti metinlerinden birinde " DİNGİR
meş-el-Ia âttaya-na-pa „ ifadesi geçmektedir.15
Hurri dilinde olan bu
ifadenin izahına girişmeden önce Türkçe karşılığım yazalım: „ Ata
tanrılar.,, Hurri dilinde bu gibi ifadeleri teşkil etmek için " DİNGİR
meş-na attaya-na „ tarzında terkipler meydana getirmek bu dilin gra­
mer yapısı icabı olduğu, halde Hurri dilinde çoğul eki vazifesini gören
"-na„ ekinin yerine burada "-İla „ ekinin kullanılmış olduğunu gör­
mekteyiz. Zaten bu dilde hem "-na„ hem de "-İla „ ekleri çoğul ha­
lindeki anlamları ifade etmek için kullanılmaktadır. Fakat " DİNGİR
meş-na,, gibi her zaman geçen ifadeler yanında ''DİNGİRmeş-ella,,
yani " tanrı-lar „ şeklinin geçmesi çok nadir olup buda bize Hurri di­
linde aşıl çoğul eki"-na„ yerine bazı hallerde " -ella „ ekinin de
kullanılabildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Hurri dilinde ait
olduğu kelimenin sonuna getirilen bu "le, -la,, çoğul eki Eti dilinde
kelimenin başına getirilmektedir. Buna, dair yeni olarak elde ettiğim
iki misli de buraya alıyorum:
Etilerin ülkesi olan Anadolu'da "-anda„ eki ile nihayet bulan pek
çok yer adlan vardır. Bu gibi yer adlarının ne mânaya geldikleri hak­
kında Emil Forrer tarafından bir tetkik yapılmaktadır16. Bu tetkike
göre bilinen Arinna şehir adının sonuna "-anda» ekini getirmek sure-
tiyle teşkil edilmiş olan "Arinnanda„ ifadesinin mânası "kuyular, kay-
naklar» olmaktadır. Gene bundan dolayı Arinna şehrinin bulunduğu
yerin bir çok kuyu ve kaynaklara malik olması icabettigi birçok bil­
ginler tarafından kabul ve iddia edilmektedir. Hattâ şehirin kendi adini
1 4 KUB XXVII, II 32.
15 ZDMG 91 S: 560-576; Bo. 9250.
16
E. Forrer, Glotta XXI S. 190 vd.


Page 6
bu kaynaklara izafetle,, almış olduğu da zannedilmektedir. Böyle civa­
rında bol kaynak Ve sular bulunan ve bu kaynaklara izafetle ad alan
diğer bir şehirde Yunanistanda mevcuttur. Adı Lerna olan bu şehir
Korent'de Pontinos dağları ile deniz arasında bûlunmaktadır. Hattâ bu
şehrin adı olan Lerna kelimesinin şehrin içinde mevcut olan bataklık­
lara da ad olarak verildiği de biliniyor, 17
W. Brandenstein ve E.
Forrer bu Lerna kelimesini Eti diline ait bir kelime olarak kabul et-
mekte ve bunu; "le-arinna,, şeklinde tahlil ve izah etmektedirler,18
Baştaki "le-„ Eti dilinde çoğul eki vazifesini görmektedir. Bu hale göre
"Lerna„ kelimesinin mânası "kaynaklar, sular,, olmaktadır. Ve Etilerin
dillerine göre "le-arinna„ şeklikde geçmesi icabeden bu ad zamanla
ve tesirle lâarna, larna, lerna şekillerine girmiştir.
Gene buna benzer fakat bu seferde bir etnik gurup adı olan ikinci
misali de burada elimize alalım: Bir taraftanda Trova ovalarına yer­
leşmiş olan Leleg kolunun taşımış olduğu ad da bu suretle teşkil
edilmiş olup bu adın tekil şekli "leg„ alarak gösterilmekte ve başın­
daki "le-„ eki de Eti diline mahsus olan çoğul, eki olarak izah edil­
mektedir. Leleğ adı ile Yunanlılar-. Anadolu, Adalar, Yunanistanın en
eski sakinlerini ifade etmektedirler. Yunanlılar Ege bölgesine gelme­
den önce bu bölgelere hakim büyük bir etnik,.gurupun yaşamakta ol­
duğu kabul edilmektedir. İşte bu. Leleg'lerde bu büyük etnik gurupâ
bağlı ve Ege denizi çevrelerine yerleşmiş bir kol olarak görünmekle­
dir,. 19 Bu Leleg kelimesinin tekil şekli olan leg'in mânası, ''adam, yi-
ğit„ olarak gösterilmektedir. Buna göre çoğul eki ile birlikte "adam­
lar, yiğitler» mânasına gelmektedir.
Türkçede olduğu gibi Hurri. dilinde de çoğul eki ait olduğu ismin
sonuna geldiğihalde Eti dilinde ait olduğu ismin evveline gelmiş bu-
İunmaktadır. Zaten bu dil hem ön ve hemde, son ek alan bir dil ola­
rak vasıflandırilmaktadır.20
d) Şimdi "-er,-ar„ ekinin de tek başına çoğul eki vazifesini gör­
düğünü gösteren yeni misalleri de buraya kaydedelim: Etrüsk dilin­
de "aiş=?.tanrı„ demek. Bunu çoğul haline sokmak istediğimiz zaman
"aişar,aişeraş=tanrılar„ şeklini teşkil etmek lâzım gelmektedir ki bura­
da çoğul eki vazifesini "-ar.-er,, görmüş bulunmaktadır. 21
e) Etilerin: yazı dillerinin üzerine tesir etmiş olan konuşma dilinin
izlerini gösteren misallerden biri de bugün halâ kullânmakta olduğu­
muz "tarla kuşu,, ifâdesinde kendini korumuş bülünıtnaktadır. Gilgameş
destanın Etice tercümesinde "tarla (n) MUŞEN„ 21 şeklinde geçen bu
ifade hiç bir zaman bir tesadüf eseri olamaz.
17
Pauly
Wissowa,
XII
S:
2036
vd;
1890 vd.
18
W. Brandenstein, ZDMG 92; E; Forrer, Glotta XXI S.190 vd. ,
19 Pattly Wissowa Suppl. VI S: 166-180.
20 F. Slotty, Archiv Orientalni (AOR) IX 3 S: 378-404; P. Kretschmer, Glotta
XXX S: S 88; Krahe, IF XLVI S: 185.
2l
J. Friedrich, ZANF V S: 1-82.


Page 7
f) Etilerin yazı dillerinde kullandıkları ve "gitmek,, mânasına ge­
len iki fiil vardır: ''iya,, pai„. Bu iki fiil bu metinlerde bütün şahıs ve
zaman ekleri ile birlikte çekilerek kullanılmaktadır. Fakat bundan ma­
ada yalnız ikinci şahıs tekil ve çoğul hallerinin emir şeklinde kutlanı­
lan diğer bir fiil daha vardır ki bunun ikinci şahıs tekil şekli "it„ (g)-
it„ ikinci şâhis çoğul şekli de "itten =(g)iden„ olarak kendini göster­
mektedir. Türkçemizin "gitmek» mastarının ikinci şahıs tekil ve çoğul
emir şeklinin başında fazla olarak bir'g, bulunmaktadır. Bunu, aradaki
uzun zaman ve lehçe farklarının meydana getirdiği pekâlâ kabul edi­
lebilir. Bundan dolayı Etilerin yazı dillerinde yalnız emir şekillerinde
kullanılan bu fiil ile Türkçenin "gitmek,, mastarının ikinci şahıs tekil
ve çoğul hallerinin emir şekilleri olan "git, giden,, ifadeleri arasında
mühim bir ayrılık yoktur.
Buraya kadar vermiş olduğumuz izahata dayanarak tarihi bir netice
çıkarmak istersek, metinlerden aldığımız bilgiye güvenerek asıl Etice
olarak adlandırdığımız dilin yayılma ve tesir sahasının yalnız Anado­
luya münhasır olmayıp bütün Ege sahasına da şamil olduğu meselesi
kendini göstermiş bulunmaktadır. Esasen Ege dünyası ile Anadolunun
birbirleri ile sıkı kültür münasebetlerine girişmiş olduklarını gösteren
Arkeolojik vesikalar da yok değildir. Ege dünyası ile Anadolu'nun eski
çağlarda birbirleri ile giriştiği kültür münasebetlerinin kıymet ve dere­
cesini başka bir yazımızda ele almak istiyoruz. Yalnız burada belirtmek
istediğim başka bir nokta vardır:
Birbirleri ile yakın bağlılık izleri gösteren ve adetleri bizce bilin­
miyen pekçok kollardan mürekkep olan. ve az çok farklarla aynı ana
köke bağlanabilen büyük etnik bir grup İsa'dan önce 2000-3000 yılla­
rında Asyanın ta ortasından Ege dünyasına kadar geniş bir bölgeye
yayılmış bulunmakta idi. Bu geniş bölge dahilinde yapılacak araştır­
malarda elde edilecek vesikalar aynı ana köke bağlı bulunan bu bü­
yük etnik grupun ikinci derecede kolları gibî görünen diğer etnik
gruplarının asıl ana kol ile yakınlık derecelerini ortaya koyacağına
inanıyoruz,

Eski Anadolu Dillerine Toplu Bakış

Ölü diller hakkında bize bilgi veren kaynaklar, tamamen yazılı belgelerden ibarettir. Bu belgeler iki ayrı yazı sistemi göstermektedir: Çivi yazısı ve Hiyeroglif. Çivi yazısı, bilgimizin temelini teşkil eden kil tabletlerin yazıldığı dillerin kullanmış olduğu sistemdir. Hiyeroglif yazısı ise, genellikle taş eserlerdeki, mühürlerdeki ve nadiren de keramik kaplardaki yazıtlarda görülen dilin sistemidir.
Anadolu’ ya yazı MÖ 2. binin başlarında Asurlu tüccarlar aracılığı ile gelmiştir. Ve yazılı kaynaklar da ilk bu tarihlerde ortaya çıktığı için daha önceki bin yıllarda Anadolu’da hangi etnik grupların yaşadığı ve hangi dillerin konuşulduğu hakkında doğrudan bir bilgiye sahip değiliz. MÖ 2. bine ait olan Boğazköy kaynaklarına göre MÖ 3. bin yıllarında Orta Anadolu’da Hattice konuşan bir halkın varlığını kabul etmek gerekmektedir. Hattice’nin kaçıncı bin yıla kadar geriye gittiği hakkında bir bilgi bulunmamaktadır.

Yazılı kaynaklara göre, Eski Anadolu dillerini iki ayrı bölümde toplamak mümkündür.
Birinci bölümde, MÖ 2. binde Anadolu’da yaşamış olan dillerden Hititçe, Luwice (çiviyazılı Luwice metinler ile hiyeroglif ve yazılı dil anıtları, Hiyeroglif Luwicesi), Palaca ve Hurrice yer alır.
İkinci bölümde ise MÖ 1. bin yıllarında Anadolu’da yaşamış belli başlı dillerden olan Urartuca, Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece yer almaktadır. MÖ 2. binden 1. bine yazılı kaynaklar halinde intikal eden ve 1. binde de yaşamını sürdüren tek dil Hiyeroglif Luwicesi (eskiden Hiyeroglif Hititçesi) denilen dildir. Luwice Eski Anadolu’da yaşayan diller arasında ömrü en uzun olan dildir.

Anadolu’da şimdiye kadar yapılan kazılar, MÖ 2. bine ait yazılı belge veren iki büyük merkezi meydana çıkarmıştır. Birinci merkez eski Asur tüccarlarına ait, 10.000 Asurca yazılmış belge veren Kültepe, ikincisi ise bu sayının bir misli kadar Hititçe, Palaca, Luwice, Hurca ve Hattice tabletin ele geçtiği Boğazköy’dür. Bunların yanında, Alişar Alaca, Tarsus ve Sultantepe’de de azsayıda tablet bulunmuştur.
Kültepe (Kaneş) Karumu’nun II. İskan katından elde edilen tabletler eski Asur tüccarlarının  ticaret arşivlerine aittir. Bulunan iş mektupları ve belgeleri sayesinde buluntu tabakalarının tarihlenmesi, Asurlu’ların ticari faliyeti ve Anadolu halkı ile nasıl geçindikleri hakkında bilgi edinilmesini sağlamıştır. Burada edebi metinler gayet azdır. Bu metinlerin yazılmış olduğu sistem, tüccarlarla birlikte ortadan kalkmış ve sonradan eski Babil duktus’unu (yazı biçimi) kendilerine mal eden Hititliler tarafından kullanılmamıştır.

Mö 2. bine ait yazılı belge veren ikinci büyük merkez olan Boğazköy ‘de ilk tablet buluntu yeri Büyükkale’nin batı yamacında satıh buluntusu olarak elde edilmişlerdi. Belgelerin konuları bakımından gruplandırmaları da, bize, bulunan arşivlerin yalnız siyasi veya dini mahiyette mi olduğunu, yoksa her türlü mevzuda belge ihtiva eden bir çeşit kitaplık mı olduğuna dair kesin bir belge verememektedir. Boğazköyde İkinci tablet buluntu yeri, Aşağı Şehir’de Büyük Mabed’in doğu magazinidir. Buranın Kültepe’de olduğu gibi, tabletlerin tahta raflarda muhafaza edildiği bir arşiv olduğu anlaşılmaktadır. Her iki buluntu yerinin metin içeriği bakımından farkı yoktur.

Üçüncü buluntu yeride, Büyükkalenin batı eteğinde Mabed alanı dışında kalan bir kesimdir. Burada çıkan belgeler ise, “sözlük”ler yani Sümerce ideogramları, bunların Akadça okunuşları ve Hititçe karşılıklarını veren kelime listeleri; bayramlar ve ölüm rituelleri ile ilgili metinlerdir.

Boğazköy’deki diğer buluntu yeri, Büyükkale’nin güney kısmında 1931’den 1933 yılına kadar yapılan kazılarda meydana çıkan “A” binasıdır. Tabletlerin, Boğazköy’de Kültepe’de olduğu gibi kaplarda saklandığına dair herhangi bir emare bulunamamıştır. Buna karşılık, tabletler üzerindeki kesif yangın izleri, bunların yanan tahta ile direkt temasta bulunmuş olduğunu, dolayısıyla tahta raflar üzerine sıralanarak muhafaza edilmiş olduklarını belli etmektedir. Metinlerden çiviyazısı belgelerin kil tabletlere yazılmış olmasına rağmen, önemli vesikaların günümüze kadar gelemeyen madeni levhalar üzerine kaydedildiği anlaşılmaktadır. Gene metinlerden çıkardığımıza göre, elimizdeki kil tabletlerden rituelleri ihtiva edenlerin önce tahta müsveddelerinin yazıldığı anlaşılmaktadır. Bunlar sonradan yazılı kalıntılar için daha emin bir şekil olan kil tabletlere geçirilmiştir. Anadolu’nun iklimi dolayısıyla bunlardan hiçbirisi elimize geçmemiş, yalnız “tahta tablet” ve “tahta tablet katibi” terimleri günümüze kadar gelebilmiştir.

Hiyeroglif sistemin daha kursiv bir şekline Kargamış’ta bulunmuş bir pithos parçası üzerinde ve Asur’da meydana çıkarılmış kurşun şeridlerde rastlanmıştır. Bu husus bize hiyeroglif yazı sisteminin günlük hayatta da basitleştirilerek kullanıldığını göstermekte ve Mısır Hiyeroglif anıtları yanında, gündelik yazışmaların sistemi olan hieratik ve demotik yazıları hatırlatmaktadır. Yalnız aralarındaki fark , yazıldıkları dillerin birbirlerine benzemeyen tabiatı ve Anadolu’daki sistemin, Mısır’dakine nazaran resim-yazı’dan daha da uzaklaşarak stilize hale gelmiş olmasıdır. Anadolu’da görülen Hiyeroglif yazısının dili, ilk defa Hititçe olarak vasıflandırılmıştır. Fakat daha sonra bu dilin luwice’ye daha çok benzediği görülmüş ve “Hiyeroglif Luwicesi” terimleri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Mısır Hiyeroglifleri’nde ve Babil çiviyazısında olduğu gibi, bu yazıda şu üç elemandan oluşur: İdeogramlar, fonetik işaretler ve pre- ve postdeteminatif’ler. Anadolu dil grubuna dahil edilen diller, Likçe ve Lidce hariç çiviyazısını kullanmışlardır. 

Hint-Avrupa dillerinin Anadolu grubu Hititçe, Palaca, Luwice, Hiyeroglif luwicesi, Lidce ve Likçe’den meydana gelmektedir. MÖ 1400 ile 1190 yılları arasındaki İmparatorluk dönemine ait ilk örnekleri de bulunan Hiyeroglif Luwicesi, MÖ 1200 ile  700 yılları arasına tarihlenen ve esas olarak Güney Anadolu ve Kuzey Suriye’den sağlanan dağınık yazıtlar ve mühürler üzerinde bulunmuştur. Likçe ve lidce ise, MÖ 600 ile 200 yılları arasında yer alan alfabetik yazı niteliğindeki metinlerden bilinmektedirler. Güney Anadolu'da ko’uşulmuş olan Karca’yı da Sidece gibi az sayıda örnekleri belgelenmiş olan Pamphilya ve Psidia dilleri ile birlikte bu listeye eklemek yerinde olur.

Doğuda Van Gölü civarında MÖ III. ve II. bin yılın Hurca’sının yerini, MÖ I. binyılda kendisine akraba olan Urartu dili aldı. Bu dillerin her ikisi de, kesinlikle Hint-Avrupalı değildir

Hatti dili Hitit çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görülmektedir. Hatti dili, Kızılırmak kavisinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupalı Hititlerin gelişinden önce burda yaşayan dil, Hatti dili idi. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha çok dinle ilgili konuları içermektedir, yani ritüeller, büyüler, ilahiler, münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Yeni Hitit devleti (MÖ 1400-1190) süresince Hatti dilinin ölü bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.
Hatti dili bir Hint-Avrupa dili değildir. Yapısında ve işleyişinde, prefix’lere geniş çapta yer veren bu dilin de akrabaları bulunamamış ve bu da Sümerce, Kassit dili, Elamca, Hurca ve Urartuca gibi izole bir dil olarak kalmıştır. Hititçe’de ve Palaca’da Hatti etkisi görülür ancak Luwice’de görülmez. Buna sebep, Kızılırmak kavsi içinde konuşulmuş olduğu sanılan Hatti dilinin güneyde kalan Luwi bölgesi ile olan coğrafi uzaklığı olsa gerektir.

Hitit dili Boğazköy-Hattuşa devlet arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili çiviyazılı metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili "Neşa kentinin dili” olarak kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili ilk dilbilimsel veriler, MÖ 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu’da özellikle, Kayseri yakınlarındaki Kültepe Karumu’nda yaşayan Asurlu tüccarların, Asurca’nın eski lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı terimlerinde ve özel isimlerde bulunmaktadır.

Hitit çiviyazılı tabletler, Hititlerin başkenti  Boğazköy-Hattuşa’dan başka yerlerde nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit ve Amarna’dan dağınık örnekler bulunmuştur. Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dualar, söylenceler, ritüeller ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili edebi ve yasal özellikteki konularla da ilgilidir. Çiviyazısının, MÖ 1650’den hemen sonra, Eski Hitit Devleti’nin ilk yılları süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu’ya geçtiği de söylenebilir. Yabancı devletlerle yapılan anlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hititçe çiviyazısı asyro-babilonik veya Akad çiviyazısının bir türevidir. Ve onlar gibi bünyesinde üç cins işaret bulunmaktadır. Bunlar, hiyeroglif yazısında değindiğimiz fonetik işaretler, ideogramlar ve determinatif’lerdir.

Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görülen Palaca, kuzeybatı Anadolu’daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blane) bölgesinin dili idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit topraklarının Anadolu’da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. Palaca bir Hint-Avrupa dilidir. Pala dili ile ilgili kelimeler, yetersiz olmalarına rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler, Palaca’nın Hititçe ve Luwice’ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır.

Anadolu’nun Güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç büyük dönemden –yani Hitit İmparatorluk (MÖ 1400-1190), Geç Hititler (MÖ 1190-700) ve Likçe yazıtlar (MÖ 400-200) – gelen belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine ek olarak, yazı sisteminde ve diyalektlerinde de bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli çiviyazısı, Anadolu hiyeroglifleri ve Grekçe’den türemiş olan alfabede göstermektedir. MÖ 15. Ve 14. yüzyıllarda iki ayrı diyalektin, yani alfabetik Likçe’nin habercisi sayılan bir Batı Luwi diyalektinin ve bir de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hiyeroglif Luwicesi’nin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu gösteren delillere rastlanmıştır.

Anadolu hiyeroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Hiyeroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve MÖ 18.-17. yüzyıllara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç döneme ait metinler ise, MÖ 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Bazı araştırmacılarda, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en batıda Spylus ve Krabel’den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyük’e, doğuda Malatya, Samsat ve Tell Ahmar’a (Til Barsip), güneyde Rastan ve Hama’ya kadar uzanan genişliktedir. MÖ 14. Ve 15. Yüzyıllar arasında kalan “Karanlık Çağ”da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı. İmparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde yazılmış olduğu belli olmaktadır.

Hurri dili Hitit metinlerinde Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. bin yılın son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan  Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Bu semitik ve Hint-Avrupalı olmayan etnik grubun, Doğu Anadolu Dağlarını aşarak Anadolu’ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. bin yılın başlarında Hurriler, Güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’ya dalgalar halinde yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan “Karanlık Çağ” da, Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. Hurca metinler, Urki (MÖ 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18.yüzyıl, Orta Fırat bölgesi), Amarna (MÖ 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk dönemi) ve Ugarit (MÖ 14. yüzyıl, Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur. Mensup olduğu dil ailesi tespit edilmiş değildir.

Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir. MÖ 9. ve 6. yüzyıla kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya’da Transkafkasya’ya, Kuzey İran’a ve zamanında Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu Devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu’da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleri ile ilgili anallar ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca’da yazılmış olan çift dilli Kelişin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Çiviyazılı Urartu Metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hiyeroglif yazısı da vardır. Bu dilinde mesup olduğu dil ailesi tespit edilmemiştir.

I. bin yıldaki alfabetik diller ise Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece’dir. Frig yazıtları ve graffitleri iki kısma ayrılabilir: 1) MÖ 730 ile 450 yılları arasına tarihlenen tipik Frig Alfabesinde yazılmış Eski Frig metinleri, 2) MS I. ve II. yüzyıllara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindekiYeni Frig yazıtları.
 
Eski Frig metinleri, bir orta ve birde Doğu olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, Midas kenti ve civarında bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise Frigler’in doğuya doğru yayılmış oldukları enuzak alanlarda, örneğin Hattuşa’da, Alacahöyük ve civarında, Tyana’da ele geçen yazıtlarla birlikte Gordion’da bulunmuştur. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil grupları arasında daha çok Grekçe ile alakalı olarak kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve Balto-Slav dilleri ile ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır.

Amerikalı Rodney S. Young, Gordion’da bulunmuş olan yeni verilr ışığında yapmış olduğu çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında kullanımış olan bir proto-tipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür. Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak Frig alfabesinin bir proto-tipten türemiş olması hiçbir problem doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yüzyılın ikinci süresince bu topraklarında Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar , Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur analları tarafından da fazlası ile tastik edilmiştir. Bununyanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune tarafından ortaya konan Frig alfabesi ile ilgili bazı deliller, bu alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar için gene delil teşkil etmektedir.

Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lidce metin ve yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. İki küçük çift dilli, Grekçe-Lidce ve Aramca-Lidce olarak yazılmış olan metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Lidce metinlerin yaklaşık on kadarı MÖ 7. Ve 6. yüzyıllara kadar tarihlenebilmekte, fakat pek çoğu MÖ 4. Yüzyıldan gelmektedir. Lidya alfabesi bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki fazla sesler, örneğin “ks, ps ve ds” gibi, özel Lidce sesler için kullanılmıştır. Ayrıca ek işaretlerin bazılarıda, ya Anadolu alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratılmıştır. Çalışmaların sonucunda Lidce’nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lidce’de Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil cinse rastlanmamıştır.

Karca yazıtlar yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir kısmı, Mısırda bulunmuş graffitilerden oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karyalı tüccarlar tarafından orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Ayrıca Karya topraklarında da yazıt bulunmuştur. Bunlar diğerlerine oranla çok daha uzun oldukları için önem taşımaktadırlar. Atina’da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli yazıt bulunmuştur. Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda sınıflandırılabileceği görüşü uygun, fakat henüz kanıtlanmamıştır.

Şimdiye kadar bulunmuş Likçe yazıtlar ise 150 kadardır.Yerel bir Likçe alfabede yazılmışlardır. Lidce’de olduğu gibi bir Doğu Grek proto-tipinden değil, Batı Grek proto-tipinden kaynaklanmıştır. Likya sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir döneme tarihlenirse de, Likya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun dönemlerden itibaren MÖ 3. yüzyıla kadar sürmüş olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarla Likçe’nin bir Hint-Avrupa dili olduğu ortaya çıkmıştır.

Side dili hakkındaki bilgiler MÖ 5. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Side sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen ikisi çift dilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir proto-tipten ziyade, semitik bir yazı sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çift dilli yazıtlarda da ortaya çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir çalışma Helmut Th. Bossert tarafından 1950’de gerçekleştirilmiştir. Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz karalaştırılmamıştır. Bunun yanı sra, araştırmalar,metinlerin verimli bir analizi ile dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya ulaşamamıştır.
FİLİZ DİVARCI

KAYNAKÇA
Milattan Önceki Dönemlerde Anadolu Dillerine Toplu Bir Bakış, Alkım Konferansları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1989  .

Dinçol, M. Ali, Eski Anadolu Dillerine Giriş, İTÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1970  .

Alp, Sedat, Hitit Çağında Anadolu, Tübitak yayınları, 2001.

ESKİDEN ANADOLU'DA YAŞAYAN HALKLARIN DİLLERİ

H a t t i Dili: Hatti dili, Hitat çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görünmektedir. Bazı araştırmacılar tarafından Proto-Hititçe olarak adlandırılan Hatti dili, Kızıl Irmak kavsinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupa'lı Hititlerin gelişinden önce burada yaşayan dil, Hatti dili idi. Aslında Hititçe teriminin bu dil için kullanılması daha doğru olurdu. Fakat ülkenin adıyla Hititlerin konuştukları dil, ilk araştırmalarda aynı tutulmuş ve sonradan Hititlerin kendi dillerine başka bir ad verdikleri anlaşıldıktan sonra da bu yanlışlık, karışıklığa neden olmamak için düzeltilmemiştir. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha çok dinle ilgili konuları içermekte, yani ritualler, büyüler, ilahiler, münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Hint-Avrupa'lıların Anadolu'ya gelmesinden önce, Hattilerin Anadolu'da bulundukları zaman dilimlerinin uzunluğunu araştırmak şimdilik imkansız görünüyor, fakat Yeni Hitit Devleti (MÖ c. 1400 - c. 1190) süresince Hattı dilinin ölü bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.

Hatti dili ile ilgili çalışmalar, 1922'de Alman Asyrolog Emil O. Forrer'in çabalarıyla başladı. 1935'de Hititolog Hans G. Güterbock, Winckler'in 1905 - 12 yılları arasında yapmış olduğu kazılardan elde edilmiş olan Hatti dili ile ilgili belgeleri tamamen yayınladı. Konu üzerindeki önemli çalışmalar, bundan sonrada sürdürüldü.
Hititçe: Hitit dili, 1905 yılından itibaren Alman arkeologları tarafından kazılmış olan Boğazköy -Hattuşa devlet arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili, çiviyazılı metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili «Ne-şa kentinin dili» olarak kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili lik dilbilimsel veriler, MÖ c. 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu'da, özellikle Kayseri yakınlarındaki Kültepe Karumu'nda yasayan Asurlu tüccarların, Asurca'nın Eski Lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı terimlerde ve özel isimlerde bulunmaktadır.

Hitit çivi yazılı tabletler, Hititlerin başkenti Boğazköy-Hattuşa'dan başka yerlerde nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit ve Amarna'dan dağınık örnekler bulunmuştur. Son yıllarda Zile yakınlarındaki Masat Höyük'te ise, yeni bir arşiv ortaya çıkarılmıştır. Bu bulgular, büyük bir Hitit devletinin özelikle MÖ c. 1400 ilâ c. 1190 yılları arasında göstermiş olduğu gelişmeye delil teşkil etmektedirler. Şimdiye değin keşfedilmiş olan Hint-Avrupa dillerinin yazılı en eski örneklerini de ortaya koyan Eski Hititçe, MÖ c. 1700-1500 yılları arasındaki Eski Hitit Devleti döneminden kalan ve «eski duktus» tarzında yazılmış olan tabletlerden bilinmektedir. MÖ c. 1500-1400 yılları arasında kalan «Karanlık Çağ» bazen Hitit dilinin Orta Evresi olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Eski ve Orta Hitit dönemi metinlerinin pek çoğu, sonraki devlet döneminden kalan kopyalarda korunmuştur.

Boğazköy-Hattuşa arşivi, Büyükkale'deki değişik yerlerde, Büyük Tapınak Yapısında, «Yamaçtaki Ev»de bulunmuştur. Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dua'lar, söylenceler, ritualler ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili, edebi ve yasal özellikteki konularla da ilgilidir. Hititli katipler tarafından benimsenmiş olan çiviyazısı sistemi, Alalah yedinci tabakadaki MÖ 17. yy. tabletlerinde çok görülen duktus ve biçim özelliklerine yakın bir şekilde benzeyen Mezopotamya kökenli bir yazı sisteminin bir variyantı olarak görünmektedir. Gene çiviyazısının, MÖ 1650'den hemen sonra, Eski Hitit Devletinin ilk yıllan süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu'ya geçtiği söylenebilir. Böylece, yazışmalarda önce Akadça'nın, daha sonra da yalnızca Hititçe'nin kullanıldığı sanılmaktadır. Az önce sözünü ettiğimiz metin türlerine, Hititli katiplerin eğitimlerinde kullanmış oldukları malzemeleri, yani kelime listeleri, kehanetleri, ritual prosedürlerini içeren ve ansiklopedik bir yaklaşımı vurgulayan belgeleri de eklemek gerekir. Bunlar, daha çok «bilimsel literatür» kapsamındaki belgelerdir. Gene bu arşivlerde bulunmuş olan Sümer metinleri, «bilimsel literatür» kapsamına dahil edilmektedir. Yabancı devletlerle yapılan antlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hitit arşivlerinde bulunmuş olan «sekiz dil» arasında yer alan Sümerce ve Akadça, daha çok nitelikli katiplerin öğrenim programının bölümleri olarak kullanılmıştır.

Gerçekte, Hititçe'yi ilk keşfeden, Norveçli bilim adamı J. A. Knudtzon idi. Bu araştırmacı, 1902 yılında, Amarna arşivinde bulunmuş olan Arzawa mektuplarının dilinin, yani Hititçe'nin, Hint-Avrupa dilleriyle apaçık bir akrabalığı bulunduğunu öne sürmüştür. Çiviyazısı, Asyrolojik araştırmalarda elde edilen bilgilerin yardımıyla çözülebildiğinden Knudtzon ve ondan sonra Hrozny, bu yeni metinleri okuyabilmişlerdir. Ancak bu yeni metinlerin okunması, yazılı belgelerin gerçek çözümünden ziyade dillerin yorumunda gerçekleşmiştir. 1905'den 1912 yılına kadar Almanların yaptıkları ilk kazılarda yaklaşık bin kadar tablet ortaya çıkarılmıştır. Bu belgeler üzerinde yapılan ilk çalışmalar, bu tabletlerin kapsamlarıyla birlikte Bedrich Hrozny ismini ön plana çıkarmıştır. Onun çığır açıcı keşfi, Hititçe'nin Hin-Avrupa dil ailesi içinde olduğunun saptanmasıdır (1915).

Palaca: Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görünen Palaca, kuzeybatı Anadolu'daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blaene) bölgesinin dili idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit topraklarının Anadolu'da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan Karanlık çağda göçebe Kaşkalar, kuzey Anadolu'da etkili olmaya başladılar. Ancak onların bu etkileri, Hitit devletine zarar verici nitelikte idi ve bu nedenle, bu savaşçı ahaliyle uğraşmak gerekiyordu.

Palaca'nın Hint-Avrupa özelliğine sahip olduğunu ilk önce 1922 yılında Emil O. Forrer ileri sürmüştür. Belgelerin çoğu, «eski duktus'ta» yazılmış olan tabletlerin üzerinde bulunmuştur.' Pala dili ile ilgili kelimeler, az ve yetersiz olmalarına rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler, Palacanın, Hititçe ve Luwice'ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır.

L u w i c e : Anadolu'nun güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç büyük dönemden - yani 1) Hitit İmparatorluk (MÖ c. 1400-1190), 2) Geç Hititler (MÖ c. 1190 - c. 700), 3) Lykçe yazıtlar (MÖ 400-200) - gelen belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine ek olarak, yazı sisteminde ve dialektlerinde de bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli çiviyazısı, Anadolu hieroglifleri ve Grekçe'den türemiş olan alfabede göstermektedir. MÖ 15. ve 14. yy'larda iki ayrı dialektin, yani alfabetik Lykçe'nin habercesi sayılan bir Batı Luwi dialektinin ve bir de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hieroglof Luwice'sinin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu gösteren delillere rastlanmıştır. Bunların her ikisi de, Boğazköy -Hattuşa arşivinde bulunmuş olan ve olasılıkla bir orta dialekt özellikleri taşıyan Luwice'den farklılıklar göstermektedirler.

Palaca'da olduğu gibi, çiviyazılı Luwice üzerinde yapılan öncü çalışmalar, gene, 1922 yılında Emil O. Forrer tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaları izleyen yeni veriler, 1953 yılında yayınlanmış ve hemen sonrasında, yani 1959'da, çiviyazılı Luwice'nin gramatikal ve vokabüler çalışmaları neticesinde ortaya çıkan standart bir sözlük bunu izlemiştir.

Anadolu hieroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Hieroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve MÖ 18-17. yy'lara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç döneme ait metinler ise, MÖ 8. yy.'a tarihlenmektedir. Bazı araştırmacılar da, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en batıda Sipylus ve Karabel'den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyüğe, doğuda Malatya, Samsat ve Teli Ahmar'a (Til Bar-sip), güneyde Hastan ve Hama'ya kadar uzayan genişliktedir. MÖ 15. vel4.yy.lar arasında kalan «Karanlık Çağ'da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı. İmparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde yazılmış olduğu belli olmaktadır.

Hieroglif Luwicesini çözümlemek için İngiliz Arkeolog Archibald H. Sayce tarafından yapılan ilk teşebbüsler, bazı esaslı ayrıntılarda tesadüfi idi, fakat daha 1930' lara gelmeden, bu konu üzerinde araştırmalar yapan birçok ülkenin ileri gelen bilim adamlarının sistematik ve birbirlerini karşılıklı uyaran yazılarının neticesinde, yazıların cümle yapılarının doğru bir analizi ve bu yazıtlarda yer alan karakterlerin ses değerlerinin önemli bir miktarı saptanmıştır. Hans G. Güterbock'un, 1940-42'de, çift-dilli Hitit kral mühürleri üzerine yaptığı çalışmanın yayımlanmasından sonra, İmparatorluk dönemiyle Geç Hitit Şehir Devletleri dönemi yazıtları arasındaki boşlukların üzerine bir köprü oluşmuştur. Ugarit'te Fransız'ların yapmış olduğu kazılarda ortaya çıkarılmış olan mühürler de, benzer bir amaca hizmet etmektedirler. Bu arada, yakın zamanlarda elde edilmiş ve oldukça önem taşıyan Karatepe yazıtları, Alman arkeologu Helmut Th. Bossert tarafından 1947'de keşfedilmiştir. Bu yazıtlar, Finike ve Luwi dillerinde çiftdilli olarak yazılmışlardır.

Birçok noktada, Luwice kelimeler hâlâ oldukça karmaşık bir yapıdadır. Değişik Luwi dialektleri ve Luvvice'nin öteki Anadolu dillerine olan yakın ilişkileri arasındaki bazı ortak noktalar, isimlerin tekil çekim eklerinden, belli zamir formlarından, fiil sonlarından ve bir miktar lexikal benzerliklerden elde edilebilmektedir.

H u r r i Dili (Hurca): Araştırmaların daha ilk safhalarında Mittani dili ve Subarca terimleri, Hurri dilini tanımlamak amacıyla kullanılıyordu. Hitit çiviyazılı metinlerde, Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. binyılm son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Akad hanedanlığı zamanına ait Mezopotamya metinlerinde, bazı Hurca özel şahıs isimlerine ve kelimelerine rastlanmıştır. Bu semttik ve Hint-Avrupa'lı olamayan etnik grubun, Doğu Anadolu dağlarını aşarak Ana*dolu'ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. binyılm başlarında Hurriler, güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya'ya dalgalar halinde yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan «Karanlık Çağda», Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. MÖ II. binyılm ortalarından önce, bir İndo-Aryan toplum, Hurri topraklarını etkilemeye başladı. Eski Yakın Doğu metinlerinde bu topluma ait bazı özel isimlere ve kelimelere rastlanmıştır. Bu kelimeler arasında özellikle at yetiştirmekle ilgili bazı teknik terimler bulunmuştur. Bunların, daha sonra atların eğitimiyle yakından ilgilenen Hititler! etkilemiş olması mümkündür. Sümerce, Akadça, Hatti dili, Palaca ve Luwice' den sonra İndo-Aryan özellikleri içeren bu iki dil, Hitit arşivlerinin 6. ve 7. dillerini meydana getirmektedir.

Hurca metinler, Urki (MÖ c. 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18. yy., Orta Fırat bölgesi), Amama (MÖ c. 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk dönemi), ve Ugarit (MÖ 14. yy., Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur. Amarna'da Firavun III. Amenhotep'e gönderilen çok önemli politik bir mektup Hurca olarak ele geçmiştir. Mari'de çok az sayıda dini metinler, Boğazköy'de edebi ve dini metinler ve Ugarit'te de «bilimsel literatür» niteliğinde belgeler ve Ugarit alfabesinde yazılmış olan Hurri dini metinlerine ait kelimeler bulunmuştur. Birçok merkezden, Boğazköy, Alalah, Ugarit ve özellikle Nuzi'den, gelen metinlerde bulunmuş olan Hurri özel isimleri, dilbilimsel açıdan büyük önem arzeden ikinci bir kaynak teşkil etmektedirler. Son yıllarda Boğazköy'de bulunmuş Hititçe-Hurrice çiftdilli tabletlerin, bu dilin daha iyi anlaşılmasına büyük katkılar sağlayacağı sanılmaktadır.

Hurri dili üzerinde yapılan araştırmalar, birkaç bilim adamının eş zamanlı yazılarıyla 1890'larda başlamıştır. Sonradan Bedrich Hrozny (1920) ve Emil O. Forrer (1919 ve 1922), Boğazköy arşivinde Hurca belgelerin bulunduğunu keşfettiler.

Urartu Dili: Araştırmaların daha ilk safhalarında «Haldi» ve «Vannik dili» terimleri, Urartu dilini belirlemek amacıyla kullanılıyordu. Urartu dili, Hur-ca'nm geç bir dönemde kullanılan bir dialekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan ta*mamen ayrı bir dildir. MÖ 9. yy'dan 6. yy'a kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya'da Traııskafkasya'ya, Kuzey İran'a ve zamanında Suriye'nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu'da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleriyle ilgili annaller ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca'da yazılmış olan çiftdilli Kelisin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Gene aynı dönemin Asurca metinlerine olan stilistik benzerlikler de, dolaylı yoldan bilgiler sağlamaktadırlar.

1880 ve 1890 yılları arasında Urartu dili ile ilgili ilk araştırmaları yapan bilim adamı, Archibald H. Sayce idi ve 1932 yılma kadar da çalışmalarını bu alanda sürdürdü. Alman tarihçi Cari F. Lehmann-Haupt'un 1892 ve 1935 yılları arasında ortaya koymuş olduğu filolojik yardımlar büyük önem taşımaktadır. Urartu dili grameri üzerinde yapılan ilk güvenilir çalışma, 1933'de Alman Orientalist Johannes Friedrich tarafından gerçekleştirilmiştir. En son gramer eskisi ise, Rus bilgini Melikişvili'ye aittir.

Çiviyazılı Urartu metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hieroglif yazısı da vardır.

F r i g Dili:Frig yazıtları ve graffitileri iki kısma ayrılabilir :

1) — MÖ c. 730 ilâ 450 yılları arasında tarihlenen tipik Frig alfabesinde yazılmış Eski Frig Metinleri.

2) — MS 1. ve 2. yy'lara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindeki Yeni Frig Yazıtları.

Eski Frig metinleri, bir Orta ve bir de Doğu olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, Midas kenti ve civarında bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise, Friglerin doğuya doğru yayılmış oldukları en uzak alanlarda, örneğin Hattuşa'da, Alacahöyük ve civarında, Tyana'da ele geçen yazıtlarla birlikte Gordion'da bulunmuştur. Yakın zamanlarda elde edilmiş olan bulgular arasında tarihleme yapabilmek açısından çok önemli bir kaynak teşkil eden bir Frig yazıtı da, Bithinia'da Germanos bugünkü Soğuk Çam kasabasının yakınındaki bir kayanın üzerinde bulunmuştur. Friglerin ilk zamanlarına tarihlenmiştir. Eski Frig metinlerinin toplam miktarı 80 civarında bulunmaktadır. Bunların 50'sinden daha fazlası Gordion'da bulunmuştur. Ayrıca, kullanılabilen malzemeler arasında da, yarıdan daha azını oluşturmaktadırlar. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil grupları arasında daha çok Grekçe ile alâkalı olarak kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve Balto-Slav dilleriyle ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır.



Amerikalı arkeolog Rodney S. Young, Gordion'da bu*lunmuş olan yeni veriler ışığında yapmış olduğu çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında kullanılmış olan bir prototipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür. Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek al*fabesinden türemiş olduğunu öne süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak, Frig alfa*besinin bir prototipten türemiş olması hiçbir problem doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yy.'ın ikinci süresince bu topraklarda Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar, Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur annalleri tarafından da fazlasıyla tasdik edilmiştir. Bunun yanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune tarafından ortaya konan Frig alfabesiyle ilgili bazı deliller, bu alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar için gene delil teşkil etmektedir.



L y d c e : Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lydce metin ve yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. Ayrıca 50 kadarı da Amerikalı araştırmacılar tarafından Lydya'nın başkenti Sardes'te bulunmuştur. İki küçük çiftdilli, Grekçe-Lydce ve Aramca-Lydce olarak yazılmış olan metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Elimizdeki Lydce metinlerin yaklaşık on kadarı, MÖ 7. ve 6 yy'lara kadar tarihlenebilmekte, fakat pek çoğu, MÖ 4. yy'dan gelmektedir. Lydya alfabesi, bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki fazla sesler, örneğin «ks, ps ve ds» gibi, özel Lydce sesler için kullanılmıştır. Ayrıca, ek işaretlerin bazıları da, ya Anadolu alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratıltılmıştır.



Lydce ile ilgili araştırmalar, Pierro Meriggi (1935-36), Sommer (1947), ve Kammenhuber (1956) gibi araştırmacılar tarafından yürütülmüştür. Bu çalışmaların sonucunda, Lydce'nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lydce yazıtlarda rastlanan kelimelerin bir bölümü hâlâ belirsiz bir niteliktedir. Elbette bu, Lydce'nin Hint-Avrupa kökeninden olmadığı anlamına gelmez. Bu belirsiz kelimelerin, belki de, Hatti, Hurri ve Kafkas kökeninden olması olasılığı da söz konusudur. Fakat çözülebilen kelimeler üzerinde elde edilebilen bilgilere göre, Lydce, Anadolu dillerinin bir üyesidir. Lydce'de de, Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil cinse rastlanmamıştır. Lydce, Anadolu dilleri arasında dördüncü üye olarak yer almaktadır.



K a r y a Dili: Elimizde bulunan Karca ya*zıtlar, yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir bölümü, yaklaşık 85 kadarı, Mısır'da bulunmuş graffitilerden oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karya'lı tüccarlar tarafından orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Yakın yıllarda, Karca kil tabletler de bulunmuştur. Ayrıca, 16 kadar yazıt, Karya topraklarında bulunmuştur. Bunlar, diğerlerine nazaran çok daha uzun oldukları için önem taşımaktadırlar. Atina'da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli yazıt bulunmuştur. 20. yy'ın ortalarında, bazı bilim adamları, Karya dilinin önceleri tamamen alfabetik bir yazı niteliğinde olduğunu ve daha sonra da bu dilin tek tek harfler ile hece işaretlerinin karışımından meydana gelen bir sistem olduğu sonucuna varmışlardır. Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda sınıflandırılabileceği görüşü uygun, fakat henüz kanıtlanmamıştır.



L y k y a Dili: Şimdiye kadar bulunmuş olan Lykçe yazıtlar, yaklaşık 150 kadardır. Bunlar, birkaç İstisnayla, sepulkral niteliktedir. Yerel bir Lykçe alfabede yazılmışlardır. Lydce'de olduğu gibi bir Doğu Grek prototipinden değil, Batı Grek prototipinden kaynaklanmıştır. Lykya sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir döneme tarihlenirse de, Lykya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun dönemlerden itibaren MÖ 3. yy'a kadar sürmüş olabileceği düşünülmektedir. Lykçe araştırmaların ilk safhalarında etimolojik bir yönetici araştırılmıştır. 1945 yılında Holger Pedersen, Hititçe ile Lykçe arasında ilişkiler olduğunu gösteren bir çalışma yayımlamış ve Lykçe'nin Hint-Avrupa kökenli Anadolu dillerinin bir üyesi olduğunu belirtmiştir. Bu görüşe karşılık olarak, ingiliz bilim adamı Franz J. Trisch (1950) ve daha sonra Fransız bilim adamı Laroche, Lykçe' nin bilhassa Luwi dili ile karşılaştırılması gerektiğini öne sürmüşlerdir.



Side Dili: Tarihi ayrıntılar, Grek tarihçi Arlan' tarafından korunmuştur. Side dili hakındaki bilgilerimiz, MÖ 5. ve 3. yy'lara tarihlenen Side sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yy'lara tarihlenen ikisi çiftdilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir prototipten ziyade, semitik bir yazı sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çiftdilli yazıtlarda da ortaya çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir çalışma, Helmut Th. Bossert tarafından 1950'de gerçekleştirilmiştir. Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz kararlaştırılmamıştır. Bunun yanı sıra, araştırmalar, metinlerin verimli bir analiziyle dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya ulaşamamıştır.

HATTİ

Anadolu'nun adı bilinen en eski halkı Hattilerdir.
"Yapılan araştırmalar ile Hatticenin Sümerce, Hurice, Urartuca ve Türkçe gibi aglutinant bir dil olduğu anlaşılmıştır. Bazı araştırmacılar Hatticenin Kafkas dillerine yakınlığı üzerinde durmaktadırlar"( Alp,syf:3).

HATTİ UYGARLlĞl (M.Ö. 2500 - 2000) Hitit metinlerinde kalıntılarına rastladığımız Hatti dili kendine öz bir yapıya sahip olup kendisi ile çağdaş olan dillerden hiç biriyle benzerlik göstermez. Hattiler Mezopotamya etkileri taşımakla birlikte sanat ve genellikle maddi kültür yönünden güçlü bir özgünlük gösterirler. Din töre mitoloji ve sanat bakımından büyük bir varlık sergileyen Hattilerin etkileri Anadolu'da iki bin yıla yakın bir süre boyunca yaşamıştır. Nitekim Anadolu M.Ö. 2500 - 700 tarihleri arasında bütün komşuları tarafından hep Hatti ülkesi adı ile anılmıştır. Yine bu nedenle Indo-Avrupa kökenli Hititler de bütün tarihleri boyunca yazılı kaynaklarında Anadolu'yu Hatti Ülkesi olarak anmışlardır. Eski Testament'deki Cheta (Kheta) ile de Anadolu'da oturan halkın kastedildiği sonradan bu yüzyılın basında Boğazköy tabletlerinin keşfinden ve okunmasından sonra anlaşıldı.

Hatti ülkesi küçük beyliklerden oluşmakta idi. Aynı zamanda en yüksek rahip sıfatını da taşıyan bu kralcıklar çok özgün sanat eserlerinin meydana gelmesini sağlamışlardır. Alacahöyük Horoztepe ve Mahmatlar gibi Kızılırmak kavsi içindeki bölgelerde bulunmuş olan bu eserler hayvan şeklindeki tanrıları; boğalar fırtına tanrısını; geyikler onun karısı olan tanrı kadın Vuruşemu'yu; kral standartları ise evreni (Universium'u) tasvir etmektedirler. Çoğunlukla bir çift öküz boynuzu üstünde duran bu evren sembolü Türkiye'de hâlâ yaşayan bir masalın 'Dünya bir öküzün boynuzları üzerinde durur ve öküz başını salladığında deprem olur' biçimindeki inancın kaynağı olmak gerektir. HATTİ - HİTİT BEYLİKLER DÖNEMİ (M.Ö 2000 - 1750)M.Ö. üçüncü binin sonlarında Kuzey Avrupa'dan sıcak ülkelere doğru olagelen Indoavrupalı kavimlerin büyük göçü sırasında aynı kökten olan Hititler Kafkasya üzerinden Anadolu'ya geldiler. Ancak Hitit kabilelerinin bu göçü istiladan çok sızma yolu ile gelişti. O dönemlerde Hatti beyliklerinin egemenliğinde olan Anadolu'da M.Ö. 2. binin ilk çeyreğinde Indoavrupalı kökenli beyliklerin de birdenbire yer aldığını görüyoruz. Giderek Hitit beylikleri çoğalmış ve böylece 1750 sıralarında Anadolu dışardan gelen Hititlerin eline geçerek Hitit Devleti kurulmuştur.

Orta Anadolu'daki Hatti Beylileri bir protohistorik (ön tarih) uygarlığıdır.

Hattiler Anadolu'nun yerli halkıdır. Tahminen 3. binin ortalarından beri küçük krallıklar, beylikler halinde yani kent-devleti olarak idare ediliyorlardı. Anadolu'nun orta bölgelerinde ve güney doğusunda yerleşmişlerdi. Prof. Emin Bilgiç, güneydoğu Anadolu';da Hattice yer adları saptamıştır.
2000 tarihlerinden itibaren teker teker Hititlerin eline geçtiler. Ancak yinede nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı.
Anadolu Yarımadasının bilinen en eski adı "Hatti Ülkesi" dir. 1700 yıl boyunca bu isimle anıldı Anadolu. İlk olarak Mezopotamya kaynaklarında, Akkad Sülalesi Döneminde (2350-2150) bu adlandırmaya rastlıyoruz. VII.yy. Asur kaynaklarına dek bu adlandırma kullanılmıştır. Bu isim öylesine yerleşmişti ki, 2000 lerde gelmeye başlayan Hititler bile yeni yurtlarından "Hatti Ülkesi" diye söz etmişlerdir.

Hattilere, Proto-Hitit demek yanlıştır. Hititler, Hattilerin devamı değildir. Bunlar dilleri ve ırkları tamamıyla ayrı iki halktır.

Hatti dili hakkında bilgilerimiz çok azdır. "Gökten düşen Ay tanrısı" konulu tablet (mitolojik bir öyküyü anlatır), Hattice ve Hititçe iki dillidir.
Hattiler, tanrı ve tanrı isimleri, coğrafi yer adları, mitolojileri ile Hititleri etkilemişlerdir.

Hattilerin okur yazar olduklarına dair belge ele geçmemiştir. Kendilerine özgü bir yazı şekilleri de bulunamamıştır. Hatti beyliklerinin Kaniş'te olduğu gibi Asurca bilen katibler kullanmışlardır.

Hattiler insan şekilli, hepsinin adı olan erkek ve kadın tanrılara taparlardı. Yani hayvana tapınma evresini geçmiş bir uygarlığa sahiptiler.

urartu

Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir. MÖ 9. ve 6. yüzyıla kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya’da Transkafkasya’ya, Kuzey İran’a ve zamanında Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu Devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu’da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleri ile ilgili anallar ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca’da yazılmış olan çift dilli Kelişin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Çiviyazılı Urartu Metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hiyeroglif yazısı da vardır. Bu dilinde mesup olduğu dil ailesi tespit edilmemiştir.

Urartu dili ve kültüründen bahsederken mutlak değinmemiz gereken bir başka önemli nokta da Ermenilerin, kökenlerinin Urartu’ya bağlı olduğunu ileri sürmeleridir. Kökenleri ve konuştukları dilin Hint-Avrupai olmadığı ispatlanmış bir halkın Ermenilerin atası olduğunu söylemek, bunu web sitelerinde bilimsel bir gerçeklik gibi göstermek tam anlamıyla bilime ve tarihe tecavüzdür.

Hurca ile Urartuca’nın etnik ve kökensel bağları incelendiğinde, linguistik yapıları temelinde ortak noktalar belirlenmiştir. Hurri dili, Asya dillerinden (kimilerine göre Kafkas dil grubundan) olan Ön-Hattice ve Türkçe’de olduğu gibi ‘aglutine’ (iltisaki, eklentili) bir dildir. Yani bu dillerde cümleler anlamlarını kelime sonlarına peş peşe getirilen soneklerle bulmaktadır. Bu özelliği ile Ural Altay dillerine büyük bir benzerlik göstermektedir. Hurriler konusunda değerli eserler vermiş Prof. Dr. Ahmet Ünal’ın ifade ettiği gibi, Hurri dilinin Türk dilleriyle olan benzerliği, ortak kelime hazinesinden çok, dillerin yapısıyla ilgilidir. Önceleri dilbilimciler Urartuca’nın, Hurri dilinin geç diyalektiği olduğunu ileri sürdüler. Fakat daha sonra yapılan ayrıntılı incelemeler, Urartuca’da dil gelişiminin doğrudan Hurca’ya bağlanamayacağını, bu iki dilin köken olarak aynı kaynaktan gelmekle birlikte, gelişimleri sırasında farklı yönler izlediğini ortaya çıkarmıştır. En azından bilimadamlarının büyük bir çoğunluğu böyle demektedir.


Asur çivi yazısıyla kayda geçirilmiş olan urartuca sabit bir kelime köküne ekler getirilerek kelime türetilen eklemeli diller grubuna dahildir.
Günümüzde konuşulan hirç bir dille doğrudan bir akrabalığı bulunmamasına rağmen son bilimsel araştırmalar neticesinde kuzeydoğu Kafkas dilleri olarak nitelendirilen çeçen ve inguş dilleriyle benzerliği olduğu anlaşılmıştır.
Urartucanın bilinen tek akrabası huri dilidir.
M.Ö. II. Binyılda doğu Anadolu, kuzey Mezopotamya, Kilikya bölgesinde yoğun bir biçimde kullanılmış olan hurice ile gerek gramer gerekse vokabüler ( kelimelerin söylenişi) bakımından büyük bir benzerliği olan Urartucayı bu benzerlikten dolayı bazı dil bilimciler yeni Hurice olarak adlandırmışlarsada bunun aslında yanlış bir tanım olduğu anlaşılmıştır, şu an bu iki dil hakkında kabul edilen görüş ortak bir dilden türedikleri ancak farklı coğrafyalarda farklı gelişimler gösterdikleri, bundan dolayı da benzer olmalarına rağmen birbirinden bağımsız iki dil oldukları yönündedir.

Urartu dilinin çözülmesinde ve anlaşılmasında Asurca ve urartuca çift dilli yazıtların büyük yardımı olmuştur.

Urartuca/Hurrice örnekler
Age/Ag =getirmek
Aru/ Ar = vermek
Pabani/ Pabani = dağ
Ebani/Umini = ülke
Ewri/ewri = kral
Haş/ Haş = işitmek
Huradie / Huradi = asker
Kuri / Ugri = ayak
Muş / Muşu = doğru
Pili / Pala = kanal

elam

Elam dili Türkçe'nin de dahil olduğu bitişken (Agglutinative) diller ailesine mensuptur ve dil yapısı Hint-Avrupa dilleri gibi bükümlü değil Türkçe gibi eklemelidir.17 Aynı şey Sümer, Kas, Gut ve sair bölge dilleri konusunda da geçerlidir. Bir takım bilim adamının ileri sürdüğü gibi Kas, Gut ve Lulubi dilleri Elam diliyle akrabadır.18 Bu ise dünyanın ilk yüksek seviyeli medeniyet yaratan halkın Asyalı ve bitişken dilli olduğunu göstermektedir. Bilindiği üzere bir zamanlar Avrupa'da medeniyetin sadece bükümlü dilli insanlar tarafından yaratılabileceği görüşü ortaya atılmıştır;19 ancak Mezopotamya ve Çin medeniyetlerinin bulunmasıyla bu hipotez kendiliğinden çürümüş oldu.