17 Kasım 2010 Çarşamba

5000 Yıllık Sumer-Türkmen baglary

5,000 Yıllık Sumer-Türkmen                      
baglary
(Tarih, kültür ve Dil Açisindan Bir Çalişma)





 1- Güney Türkmenistan(Anau)dan bulunmuş simgeler (takr.4000 y. m. ö.)
2- Elam öncesi harflar 
3- Eski Sümer harflari                                
4- Harappa(Hindistan)dan bulunmuş simgeler

(Masson, V. M. „ Das Land der Tausend Städte“ 1987 München, s. 38)
                                                          B. Gerey


Saf altin ve yakutdan yapilmiş
Öküz başinin heykeli
Türkmenistan – Altindepe






(M. Ö. 4000 (bazilere göre 300) yila aid)
Bu heykel insanlarin ilk kez tarimciliga geçmesinin simgesidir.

(Turkmeniya, 1987 Moskova, s. 31)

ÖNSÖZ

Atalarımızdan bize; "eskisi olmayanın yenisi de olmaz",  “geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz” gibi öğüt verici sözler kalmıştır. Onların binlerce yıllık tecrübesinden geçip, kuşakların düşüncelerinde yoğrulmuş bu sözlerin gerisinde büyük bir gerçeğin var olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaktayız.
            Geçmişi araştırarak atalarımızın dünya uygarlığına kattığı  birikimi bilmek, onların kendi elini, kutsal ata vatanını, ana toprağını koruyarak sonraki kuşaklara daha gönençli ve güzel bir şekilde devretmek uğrunda verdiği kahramanlık dolu mücadelelerini öğrenmekten her toplumda bir ulusal gurur ve kıvanç doğar. Bu kıvanç insanın ruhuna güç, koluna kuvvet ve yüreğine gayret verir. Ancak bunun tersine, kendi geçmişine güvenmeyen, başarısına inanmayanlar ise karamsarlığa, ruhî zayıflığa düşüp başkalarının kulluğuna teslim olmaya uygun hale gelir. Böyle bir duruma düşmüş ulusların tarih sahnesinden ebediyen kaybolmaya mahkum olduğunu biz, hem tarih sayfalarında okuyor hem de günümüzde açıkça yaşıyoruz.
            Ana vatanımızın bağımsızlığı onaylandığından beri bilim adamlarımız, özellikle tarihçiler ve arkeologlarımız daha özgür çalışma ve araştırma ortamı bulmuşlardır ve bu sayede daha cesaretli davranıp önemli eserler ortaya çıkarmaktadırlar. Aşkabat’ta Türkmen tarihi üzerine uluslararası kurultaylar düzenlenmesi, on yıllık ulusal kalkınma ilan edilmesi gibi faaliyetlerin de bu tarihi zaruretten doğduğu açık bir gerçektir.
            Biz de bu gerçekten ilham alarak kendi geçmişimizi, kültürümüzün köklerini eski tarihte ve tarih öncesinde atalarımızın dünya uygarlığına katkılarından öğrenmek amacıyla manevi bir yolculuğa çıktık. “Ümitli kuş Kâbe’ye yetmiş” atasözü gibi, ulu tanrının yardımıyla bu yolculuktan eli boş çıkmadık. Tam tersine bizim çok şanlı ve gurur verici geçmişimizin var olduğunun farkına vardık.
            Elbette bizi bu işe yönelten gerçek, arkeologların ve tarihçilerin yıllarca anavatanımız Türkmenistan’da gerçekleştirdiği bilimsel araştırmalarının sonuçları oldu. Bu çalışmalar M.Ö. 6000 yılından itibaren eski Türkmenistan’da yaratılan görkemli uygarlığın insanlık tarihinde pek büyük rol oynadığını ve bu uygarlığı ortaya çıkaran atalarımızın izinin ise dünyanın aşağı yukarı ilk uygarlık ocaklarının hepsinde görüldüğünü ortaya çıkarmıştır.
            Bu çalışmada biz, eski Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki ilişkileri ve atalarımız ile Sümerlerin akrabalığını ortaya koymaya çalıştık.
             Mezopotamya'nın esrarengiz tepeleri ve onların eteklerinde kalan paha biçilmez hazineler 12. yüzyıldan başlayarak Avrupalı tüccarların ve ardından bilim adamlarının ayağını bu uçsuz bucaksız çöllere çekmiştir. Bu ilginç tepelerin uzun çağlardan beri sinesinde sakladığı geçmişi günümüze getiren yazılarının okunup sırlarının çözülmesini sağlayan Sümeroloji bilimi yüzelli yaşındadır. Şimdiye kadar çok şeyin üstü açılmış olmasına rağmen bu konuda hala kesinleşmemiş bir çok sırrın varolduğu kabul edilmektedir. Örneğin Sümerler Mezopotamya’ya nereden gelmişlerdir? Onların doğdukları yerler nerelerdir? Dilleri günümüzdeki dillerin hangisi ile akrabadır? gibi soruların cevapları hala kesin olarak verilememiştir.
            Biz bu soruların bazılarına, tarihi ve arkeolojik gerçeklerden başka, Türkmen dili ve kültürü ile ilişkisi yönünden de yaklaştık; cevap bulmaya çalıştık. Sümerlerden günümüze yazılı belgelerle gelen dil, edebiyat ve uygarlığın diğer örneklerini, çok eskiden kalan kendi folklorumuz, efsanelerimiz, kelime hazinesi zengin olan  dilimiz ve buna ek olarak son yıllarda ortaya çıkan bulgularla karşılaştırıp değerlendirerek ele aldık. Bu çalışmamızın devamında, eğer uygarlığın beşiği sayılan topraklarda yaşaya gelen atalarımızın geçmişi, bilimsel şartlarda araştırılır ise daha çok gerçeklerin gün ışığına çıkacağına inandık. Bunun gibi de Sümer dilini öğrenmenin bizim dil ve edebiyatımızın tarihî karakterini aydınlatmaya hayret verici şekilde yardım edeceğine bizde güçlü bir inanç oluştu. Mesela, bizim ulusumuzun bin yıllardan beri kutsal bir miras gibi sinesinde saklaya geldiği, ancak temel anlamları bizim ulusal şuurumuzdan kaybolan bir çok sözcüğün, özellikle de daha durağan olan yer-yurt ve insan adlarının aslında neyi anlattığını, bundan yaklaşık beş bin yıl önceden başlayarak, yazıya geçmekle ebedîleşen Sümer dilinden öğrenmek mümkündür diye düşünüyoruz. Buna örnek olarak, bu metnin devamında üstünde durulacak olan Mari, Enew (Anau), Ürgenç gibi yer-yurt adları ve Anna, Oraz gibi insan adlarını zikredebiliriz. Biz bu çalışmamızın başlangıç sonucunu kısa bir broşür şeklinde hazırlayarak 1993 yılında Aşkabat’ta Türkmen tarihi üzerine yapılan uluslararası sempozyuma takdim etmiş, bu sempozyomun en eski çağ bölümünde sunmuştuk. Bizim konumuz Türkmen bilim adamlarının dikkatini çekti ve eski hocam Prof. Dr. Nazar Gulla’nın önerisi ve yol göstermesi ile bu araştırmayı devam ettirmeye karar verdik.
       Bilindiği gibi 16. yüzyıldan itibaren dünyanın bilim ve uygarlık merkezi Türkistan’dan (Buhara, Semerkant, Merv) Avrupa’ya geçiyor. Mısır’dan başlayarak Türkistan’a kadar gelişip çiçeklenen Türk-İslâm adını verebileceğimiz medeniyetin yaşam ışığının sönmesinin hemen ardından, belli derecede onun devamı sayılabilecek yeni medeniyet Avrupa’da Rönesans adı altında gelişmeye başladı.
      Ebu Musa Harezmî, İbni Sînâ, Ebu Nasr Fârâbî gibi Türkistan’ın ünlü düşünür ve bilim adamlarının Arap dilinde yazdıkları eserlerin Avrupa dillerine çevrilmesi ile başlayan bu medenî gelişim, daha hızlı ve daha yüksek seviyede günümüze kadar devam etmişir.[1]
Netice itibari ile, çağımızın bilimsel kaynakları, o cümleden olarak, eski tarih, arkeoloji ve hatta dil teorileri konusunda da genellikle Avrupa’da yazılmış eserlerden oluşuyor. Özellikle bizim şimdiki konumuz onların verdiği belgelere dayanmaktadır.
Maalesef özellikle 19. yüzyıldan itibaren bilime aykırı olan bir takım yanlış teoriler ortaya çıkarılıyor. Bu sahte teoriler çerçevesinde Hindo-Cermenler özellikle de Ariyen ırkı hem fizikî hem de zihnî yetenekleri açısından, başka ırklardan daha yüksek ve başarılı gösterilmeye çalışılmaktadır. “Dünyadaki tüm uygarlıkların ve bilimin üreticisi sadece onlar olmalıdır ve olmuştur” diyen varsayımlar ileri sürülüyor. Nietzsche (1844-1900) gibi meşhur filozoflar tarafından teorize edilmiş bu yanlış düşünce, kendini devamlı olarak siyasî olaylardan uzakta tutmaya temayülü olan bilim merkezlerine bile olumsuz tesir ediyor, bu  merkezlerde de belli derecede gerçekleri değiştirerek Arîyen ırkının lehine yorumlamak hastalığı ortaya çıkıyor. Hatta Mezopotamya’da Sümerlerin yazdığı çivi yazılar bulunduğunda da büyük bir ihtimalle, bu yazıların illâ Hindo-Cermen dillerinin kuralları ile okunmalıdır şeklindeki anlamsız ısrar neticesinde epeyce zaman,  sonuçsuz çalışmalarla kaybedilmiştir. Oysa, aklıselim çalışmalar neticesinde Sümer dilinin bir Hindo-Cermen ya da Samî dil olmayıp, belki Ural-Altay dillerine yakın bir bitişimli (agglutinativ) dil olduğu gerçeğine ulaşılmıştır.
            Netice itibari ile biz, konumuzla ilgili kaynakları kullanırken bu durumu göz önüne alarak, Delitzsch, Poebel, Deimel, Hommel, Falkenstein ve Kramer gibi bu alanda dünyaca meşhur olan uzmanların yazdıkları taraflı yorumlardan uzak olan temel eserlere dayanmayı doğru bulduk. Sümerlerin nereden gelip Mezopotamya’ya yerleşmiş olduğu konusundaki tarihî bilgileri öğrenmekte ise Durant, Masson gibi meşhur Avrupalı uzmanların verdiği bilgilerin dışında Türkmenistan, Türkiye ve İran tarih uzmanlarının eserlerinden de olabildiğince yararlanmaya çalıştık; çalışmamızda başvuru kaynakları olarak Almanca, Farsça, Türkçe ve Türkmence eserleri kullandık.
            Bu çalışmanın ortaya çıkmasında engin birikimlerinden ve yapıcı eleştirilerinden yararlandığımız fikir önderim muhterem Prof. Dr. Nazar Gulla’ya ve hocalarım Prof. Dr. Yegen Atagarrıyef ve Prof. Dr. Sultanşah Atanyazof’a şükran ve minnet borçluyum. Metnin Türkiye Türkçesine aktarılması ve bazı yeni kaynaklar eklemekte yaptığı değerli yardımı için Dr. Dursun Ayan’a çok teşekkür ederim. Ayrca hazrlanma aşamasnda kitab gözden geçiren Prof. Dr. Orhan Türkdogan´a ve yayncm Adem Sargöl´e teşekkür ederim.
                                   Begmırat Gerey
                                                                Berlin / 19 Mayıs 2003








GİRİŞ
Bu kitabı yayına hazırlarken yeni basılmış “TÜRKLER” adındaki büyük eserde Prof. Dr. Mümin Köksoy’un, konumuzla ilgili değerli makalesini okurken, onun üç bölümünün kısaltılmış şeklini kendi çalışmamıza giriş olarak almayı uygun bulduk.

1. Amu Derya veya Turan Ovası ve Paleografyası
Amu Derya, Orta Asya’nın en önemli nehirlerindendir. Klasik ismi Oxus’dur. Kuzeydoğu Afganistan’dan doğar, 2.400 km. kadar kuzeybatıya doğru aktıktan sonra Aral Gölü’ne dökülür...
Amu Derya’nın Afganistan sınırı içindeki yukarı kesiminde M.Ö. 4000 yıllarına ait renkli çömlekler bulunmuştur. Hindikuş dağlarının Türkmenistan’a bakan kuzey kesimleri yeryüzünde tarımla uğraşan ilk insanların yerleşim yerlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Burada 70’ten fazla buğday türünün mevcudiyeti bu görüşü desteklemektedir (Encyclopedia Americana 1982).
Amu Derya’nın batısında Karakum Çölü, doğusunda ise Kızılkum Çölü yer alır. Günümüzdeki yerleşim alanlarının büyük bir kısmı güney ve güneydoğudaki dağ yamaçlarının eteklerinde sulak arazilerde yer almaktadır.
Genel olarak Amu Derya Ovası veya Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, batıda Hazar Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet dağları, Afganistan’ın Parapamisus ve Bend-i Türkistan dağları; doğuda Özbekistanın Nur dağları ile Siriderya; kuzeyde ise Aral Gölü ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır.
Bölgenin 15-20 bin yıl önceki coğrafyası (paleocoğrafya), bir önceki bölümde anlatıldığı gibi günümüzden çok farklı idi. Bölgede yaşamış olan insanların, tarih öncesi çağlar ile tarih çağlarında geçirmiş oldukları hayat hikayelerini anlayabilmek için o günlerden günümüze kadar bölgenin geçirmiş olduğu paleocoğrafî evrimini bilmek gerekir.
Son buzul çağından günümüzdeki arabuzul dönemine geçişte, buzulların ilk ana ısınma dönemi 20.000 yıl önce başlamış ve 12.500 yıl öncesine kadar devam etmiştir. Bu dönemde Kuzey Avrupa ve Asya’daki buzullar çabukça çözülmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak, çözünen buzulların kenarında birbirleriyle bağlantılı büyük buzul gölleri oluşmuştur. Buzul göllerinden taşan bol miktardakı buzul suları güneye doğru akan Dinyeper, Don, Ural, Tobol, İris gibi büyük nehirlerle Karadeniz’i, Hazar Denizi’ni ve Aral Denizi’ni sürekli olarak beslemiştir...
M. Ö. 12.500 ile 11.500 yılları arasında hüküm süren ve Younger Dryas diye anılan buzul döneminde yağışlar azalmış, biraz geriye çekilmiş olan kuzeydeki buzul kıtasının eteğindeki bir dizi buzul gölünün mevcut suları eskisi gibi güneydeki iç denizlere boşalma yerine, Adriyatik Denizi’ne ve Kuzey Buz Denizi’ne doğru boşalmaya başlamıştır. Böylece Aral, Hazar ve Karadeniz’i besleyen büyük nehirlerin suları epeyce azalmış, bir kısmı ise kurumuştur. Bunun sonucu olarak bu üç denizin birbirleriyle olan bağlantıları kesilmiş, her biri kendini besleyen nehirlerle yetinmeye çalışmıştır. Younger Dryas’ın sonunda (M.Ö. 11.500 yıl) Mini Ice Age’in başlangıcı (M.Ö. 6.200 yıl) arasındaki ılıman dönemde denizleri besleyen akarsuların getirimleri, buharlaşmayla kaybolan suları ancak karşılayabilmiş ve su seviyelerinde önemli bir azalma gözlenmemiştir.
Mini-Ice Age buzul dönemiyle birlikte (M.Ö. 6.200-5.800) bölgede felaket rüzgarları esmeye başlamıştır. Yağışlar epeyce düşmüş, ana nehirlerin suları azalmış, küçük nehirler kurumuş; göllere boşalan nehir suları buharlaşarak kaybolan suyu karşılayamaz olmuştur. Durgun sular, akarsulara göre daha çabuk kirlendikleri ve tuzlandıkları için sürekli yağışlar ve büyük akarsular tarafından beslenmezlerse, hayat kaynağı olma özelliğini zamanla kaybederler. Zaten çok sığ olan Aral Gölü de hızla küçülmeye, büzülmeye başlamış; bunun sonucu olarak göldeki çözünmüş tuz konsantrasyonu artarak çoraklaşmaya, bir acı göl haline dönüşmeye başlamıştır. Mini-Ice Age döneminin sona ermesiyle başlayan yağışlı ve ılıman iklim, büyük denizlerden uzak olan Orta Asya’ya fazla bir yağış getirmemiştir. Eriyen kıta buzlarının suları da iç denizlere dökülmez olmuştur. Dolayısıyla sıcaklık arttıkça göllerdeki buharlaşma ve su kaybı çoğalmış ve çölleşme hızlanmıştır. Kuruyan gölün tabanında biriken tuzlu kum ve mil taneleri şiddetli rüzgarların erkisiyle etrafa savrulmaya başlamıştır. Bir zamanların sahil kenarlarındaki verimli topraklar ve yerleşim yerleri kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde kum yığınlarıyla örtülmeye başlamıştır. İşte o günlerde başlayan felaket günümüze kadar devam etmişir.
Bazı kitaplarda var olduğu yazılan, bazı kitaplarda uydurma olduğu öne sürülen Orta Asya’daki hayat kaynağı tatlı sulu içdenizlerin varlığı ve sonradan kuruyarak çoraklaştığı, çölleştiği jeojolik bir gerçektir. Henüz yeterince bilinmeyen husus, bu ortamlarda insanoğlunun nasıl bir hayat sürdürmüş olduğudur.

2. Turan Ovası İnsanları
Turan Ovası’nda tarih öncesi çağlarda yaşamış ve ileri bir medeniyet düzeyine erişmiş insan topluluklarının varlığı hakkında bazı kalıntılar mevcut ise de bilimsel nitelikli herhangi bir veri, ayrıntılı bir arkeolojik çalışma henuz mevcut değildir. Ancak yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde bulunan, insan ve diğer canlı türleri için en uygun paleocoğrafik şartlara sahip olan bu yörenin, gelişmiş insan topluluklarının yaşamış olduğu bir arazi parçası olarak kalmış olması da akıl ve mantık kabul etmektedir...
Çölleşme Mini-Ice Age’den sonra hızlanmış ve daha geniş alanlara yayılmıştır. Siz o çağlarda bu coğrafyada yaşayan büyükçe bir ailenin reisi olsaydınız, ne yapardınız? Herhalde büyük kum fırtınaları karşısında mevcut yurdunuzu koruyamayacağınızı anlar; tatlısuyu bulunan, çok uzak olmayan, daha güvenli yerlere göç ederdiniz. Herhalde onlar da öyle düşünmüş ve öyle yapmışlardır. Tatlısuya ve verimli toprağa sahip en elverişli yerler büyük nehirlerin deltaları olmalıydı. Nitekim tarih öncesindeki pek çok medeniyetler Nil, Mezopotamya, Indüs gibi vadilerde kurulmuş. Turan Ovası’nda kum fırtınasından kaçan bu insanlara (birinci büyük göç) kucak açabilecek 4 önemli nehir ağzı, delta bulunmaktaydı. Bunlar Amu Derya ağzındaki Harezm, Siri derya ağzındaki Kızılorda, Hazar Denizi sahilinde eski Amuderya ağzındaki Uzboy ile Utrek bölgeleriydi. İkinci yerleşim yerleri olarak bu bölgelere yerleşen insanların daha kalabalık topluluklar oluşturarak küçük köyler kurmuş olmaları; ilk tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin de bu dönemde başlamış olmasını gerektirir. Kedi, köpek, sığır bu dönemde ehlileştirilmiştir. Arpa, buğday, çavdar yetiştirmek için mevsimlere göre rejim değişikliği gösteren nehirleri, sulama kanalları ve göletlerle ıslah etmeyi ve kontrol altına almayı bu dönemde öğrenmişlerdir.
Ancak buzul dönemlerinden uzaklastıkça havalar daha çok ısınmaya, akarsular azalmaya, kum fırtınaları çölleşmeyi yaygınlaştırmaya, insanların deltalardaki ikinci yerleşim merkezlerini de tehdit etmeye başlamıştır. Kuraklıktan, çölleşmeden ve aşırı sıcaklıktan bunalmaya başlayan bu insanlar için M. Ö. 4000 ve 5000’li yıllarda artık üçüncü yerleşim merkezlerine doğru ikinci büyük göçlerini yapmaları kaçınılmaz olmuştur.
Turan Ovası insanları üçüncü yerleşim yerleri olarak güneydeki ve doğudaki yüksek dağların eteklerinde, havası serin ve yağışlı, suları bol ve berrak, toprakları verimli ve çölleşme tehlikesinden uzak, kenarlarında otlakları bol, yaz-kış suları kesilmeyen nehir yataklarının kenarlarında kurmuşlardır. Birinci yerleşim yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde yararlanmaktadırlar.
Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak böyük bir taşıma ve ulaştırma imkanına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerlesim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin, Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşehrileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir...

3. Anav (Anau) Türkmenistan Medeniyeti
Raphael Pumpelly isimli Amerikalı bir jeolog 19. yüzyılın ikinci yarısında, Çin ve Moğolistan dahil, Orta Asya’da 70 yıl kadar gezmiş, bu kıtanın jeolojik ve jeomorfolojik haritalarını çıkartmış, yerbilimleriyle ilgili pek çok gözlemlerde bulunmuştur. Bütün bu çalışmalarını iki ciltlik bir kitap halinde 1908 yılında yayımlayan Pumpelly, insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili Tatlıgöl Teorisi (Oasis Theory = Vaha Teorisi) diye bir teoriyi ortaya atmıştır (Pumpelly, 1908; Ryan ve Pitman 1998’de). Pumpelly insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetlrinin oasis veya vaha diye anılan, (tarafımızdan Tatlıgöl diye Türkçeleştirilmiş olan) büyük tatlı su birikintileri etrafında gelişmiş olabileceğini öne sürmüştür. Son buzul çağının sonlarına doğru, Orta Asya’da oldukça kurak bir iklim hüküm sürmekteydi. Ona göre, taş devri insanların bu kurak iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşı hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olmaları gerekirdi...
Pumpelly, son olarak 1904 yılında Türkmenistan’ın bugünki başkenti Aşkaabat yakınındaki bazı harabelerde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini bulmuştu. O zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri Aşkaabat’a kadar uzanmaktaydı...
Gordon Childe’ye göre tahıl çiftçiliği ve hayvancılık ilk defa Orta Asya’da gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa’ya geçmiştir. Ona göre, Avrupa’daki ilk evcil koyun türü (Ovis vignei) Türkistan (Türkmenistan) ve Afganistan’dan gelmiştir (Ryan ve Pitman 1998’den)”[2]
Konumuzla ilgili bölümünü kısaltarak aldığımız ve tekrar baş vuracağımız bu makalenin Sonuç ve Öneriler başlıklı son bölümü aşağıdaki satırlarla noktalanmıştır:
 “Gerek uzaktan algılama yöntemi ile yeni bulunabilecek, gerekse bilindiği halde henüz yeterince incelenmemiş kalıntıların ön incelemesi, kalıntıların bulunduğu ülkenin arkeologları tarafından yapılmalı, bu ön inceleme sonucunda önemli görünenlerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi için Türk Dünyası’nın ve uluslararası kuruluşların maddi, teknolojik ve bilimsel desteği aranmalıdır. Bu ve benzeri çalışmalar yapıldığı takdirde, Sümerlerin kökenlerine ait izlerin, Orta Asya’da özellikle Turan Ovası’ndakı kalıntılarda bulunabileceğine inanıyorum.”[3]  
Bu çalışmamızın amacı, Sümerlerin Orta Asya’dan ve büyük bir ihtimalle Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya göç ettikleri ve onların bizim eski ata-babalarımızın akrabaları oldukları meselesini, çeşitli yönlerden ele alarak izah etmeye çaba göstermektir.      


























II.  ÖN BİLGİLER

1. Sümerler Kimdir?
Sümerler M.Ö. 4000. yılın ortalarından itibaren Mezopotamya’da insanlık tarihinin en eski ve en temel medeneyetini yaratmış kavimdir. Onlar dünyada ilk olarak kendilerinin ürettiği çivi yazısı ile insanın beyninden geçtiği ve dilinin söylediği şeyleri diğer insanlara ulaştırmanın ve gelecek nesillere iletmenin mümkün olduğunu ispat etmişlerdir. Bu yazıya, enine boyuna konulmuş çivilere benzediği için çivi yazısı denilmiştir. O kavimin kendi kendilerine verdiği isim Kİ-EN-Gİ  ve sonraları Kİ-İN-Gİ, KENGİ (R)’dir. Sümer ya da Sümerler adı ise onlara Akkadlar gibi Samî kavimler tarafından verilmiştir.[4]
Sümerlerin ortaya çıkışı, onların edebiyatı ve dil karakteri konusunda bilim adamları tarafından bazan birbirine aykırı olan çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Ancak bazı ortak noktalar hemen hepsi tarafından benimsenmiş ve tartışılmaz gerçeğe dönüşmüştür. Onlar aşağıdakilerden ibarettir:
1.1 Yukarıda değinildiği gibi insan toplumlarının arasındaki tüm sorunları ve tecrübeleri yazı yoluyla saklamayı, diğer insanlara iletmeyi ve gelecek nesillere aktarmayı insan tarihinde ilk olarak, kendilerinin icadettiği çivi yazısı ile, Sümerler mümkün kılmıştır. Sonraları bu yazı esasen ticaret ilişkileri yolu ile Mezopotamya’dan dünyanın diğer bazı ülkelerine ve kavimlerine yayılmıştır.
1.2. Sümerlerin dinî inançları, eposları, şiir sanatı ve bunun gibi dilinin etkisi çivi yazısı vesilesiyle dünyanın diğer uygarlık ocaklarına ve kavimlerine (Akkadlara, Mısır’a, Elam’a, Hindistan’a ulaşmış ve daha sonra ortaya çıkan uygarlıklara, özellikle dinî inançlara ve eposlara esas ve maya olmuştur.
1.3. Sümerlerin dili gramer karakteri açısından bükünlü (iltisakî) dil grubuna giriyor. Bu dil grubunun temelinde ise Ural-Altay dilleri durmaktadır. Bazı bilim adamları ise bu gramatik karakteri ve onların arasındaki var olan söz benzerliklerini de nazar-ı dikkate alarak bu dili genel Türk dilini esaslandıran dil, Proto-Türk dili; bazıları ise Eski Türk dili diye adlandırmışlardır.
1.4. Sümerler doğudan, büyük ihtimalle Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’ya yerleşmişlerdir.                                                                                  

 

2. Çivi Yazısı Ve Sümer Uygarlığına Dair

Eski Mezopotamya’da Eridu, Uruk, Ur, Mari, Nippur, Nusi, Gaurtepe gibi eski harabelerde bulunan sayısız buluntuların bilim adamları tarafından öğrenilmesiyle tarih biliminde açılımlar gerçekleşmiştir. Yani, çivi yazısının okunması vesilesiyle muhteşem Sümer uygarlığı ortaya çıkmıştır. Kramer’in açıklamasına göre bu açılımın başlayıp çivi yazısının okunması için XII. yüzyıldan günümüze kadar süren uzun zaman gerekmiştir.[5]
2.1. Toprağı Alt Üst Eden Hazine Avcıları
            Eski Mezopotamya’da büyük devletlerin çok gelişmiş olmasını insanlar eskiden beri biliyorlarsa da, bu devrin insanlık uygarlığının gelişmesindeki öneminin bilinmesinden hâlâ çok zaman geçmedi. Eski vasiyetnamelerde bu konuda zengin bilgiler vardır. Hemen XII. yüzyıldan başlayarak Avrupalılar Yakın-Doğu’ya seyahatlere gittikleri zaman kendileriyle beraber Dicle ve Fırat nehirleri arasında yerleşen kırlardaki kum tepelerinin eteğinde yatması muhtemel olan kentler konusunda bilgiler de getiriyorlardı. 1626 yılında Doğu seyyahı Pitro Della Balle uzun yıllar Yakın-Doğu’da kaldıktan sonra yanındaki Arap yardımcıları ve topladıkları pek çok eşya ile beraber Roma’ya dönüyor. O kendisi ile sadece küpler, çömlekler ve süs eşyaları, çok eski güzel malzemeler getirmeyip belki yazılı tuğlaların da ilk örneklerini Avrupa’ya taşımıştır. Bu eşyalar gerçekte sonraları bilim adamlarının araştırmaları için şaşırtıcı metinler ve materyaller hükmünde değer taşıyacaktır. Ancak, çivi yazısını okumak yolunda ilk çalışmalara kadar yine 200 yıl zaman gerekmektedir.  XIX. yüzyılda Avrupa’da “çölün eşya toplama âşıkları” diye düşünülen bir akım, bu sırlı tepeleri araştırmak için toprağı alt üst etmeye başladılar. Onlar çok hayret verici bir şekilde Babil’in Dur-şarukin, Koma, Ninova ve diğer eski kentleriyle karşılaşıyorlar.
2.2. Hazine Avcıları Yerine Bilim Adamları
Mezopotamya’nın insanlık tarihindeki misli olmadık öneminin açığa kavuşması ilk defa hazine arayıcısı karakteri olan kazıcıların kendi yerlerini bilim adamlarına terk ettikten sonra gerçekleşmeliydi. Bu değişim 20. yüzyılın başlarında hazine arayıcılarının yerini arkeologların almasıyla gerçekleşmiştir. 1920 yılında Yakın-Doğu’da arkeolojik çalışmalar tam bilimsel bir düzeye ulaşmıştır. Arkeologlar kazıcıların çıkardığı binlerce kil tabletin ve başka buluntuların yüzüne çivi yazısı ile yazılmış olan yazıları okuyup, yeniden tasnif ederek Mezopotamya’nın tarihi, kültürü ve bu toprakların sahipleri konusunda bilgileri açıklığa kavuşturuyorlar. Bu çivi yazısı ile yazılan dokümanlar eski dönemlerdeki yaşamın çeşitli yönlerini; kralın gösterişli fermanlarından, iş adamlarının ambarlanmış mallarının listesine kadar, edebiyat ve dinî geleneklerinden, bir babanın kendi haylaz oğluna verdiği öğütlerine kadar farklı bilgileri içermektedir.
            Anlamlı açıklamalar 1920-1940 arasındaki yirmi yılın devamında oluşmuştur. Güney Mezopotamya’daki Ur harabelerinde İngiliz arkeoloğu Sir Leonard Walley (1880-1960) önemli sonuçlar elde ederek M. Ö. 3000 yılına ait olan bir kralın mezarına rastlıyor. Bu mezarda altından, gümüşten, cevherden ibaret dünyayı şaşkınlığa düşüren zenginliklerin yanı sıra korkunç durumda diri diri gömülen muhafızlar da bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 80 km kuzey batısında yer alan Uruk kentinin kütüphanesinin yeri Alman arkeologları tarafından kesinliğe kavuşturulmuş, harabelerin altından çivi yazısına esas oluşturan resim yazısı ile yazılmış yüzlerce kil tablet bulunmuştur.
            Arkeologlar daha sonra şimdiki Irak ile Suriye sınırlarına yakın bir yerdeki Mari kentinin üstünü açmışlardır. Bu kent 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu ilginç harabenin altında genişliği 22.000 m2 den ibaret bir hakan sarayına rastlanmıştır.
            Çivi yazısını okuma süreci XIX. yüzyılın ilk yıllarında başlıyor. Bu sırrı açmakta üstatca olarak başlayan Georg Friedich olmuştur. O, 1802 yılında bu çiviye benzer çizgilerin yardımıyla sadece yazıyı değil, belki bir eski dili de öğrenmenin mümkün olduğunu ispat ediyor. Bundan habersiz Doğu Hindistan Birliği’nde görevli İngiliz koloni askerlerinin subayı Henri Ravlinson 1830-1836 yılları arasında İran’ın doğusundaki Pars vilâyetinde bulduğu, bir krala ait yazıyı okuyor. Sonraları bu araştırma çivi yazısının oluşup diğer ülkelere yayılma yeri olan Mezopotamya’daki yüzlerce yazılı metin yardımıyla tam devam eder.
Sümer dil ve edebiyatının öğrenilmesi konusuna gelince, göz önünde tutulması gereken esaslar şunlardır:  Çivi yazısı Sümerlerden diğer ülkelere yayıldığı için onların dinî inançları, eposları ve bütün kültürü de bu vesileyle onların mirasçıları olan Akkadlılara, Elamlılara, Hititlere, Asurlulara, Aramilere ve onlardan da dünyanın diğer ülkelerine yayılmıştır. Sümer dili, bu kavmin güçten düşüp dağılmasından sonra da, günümüzdeki İslâm dünyasının Arap dili gibi, bir kutsal dil olarak sonraki kavimlerin arasında uzun zamanlar saklanmıştır. Onun için de Sümer dili ile bu kavimlerin dillerinin arasında karşılaştırmalı sözlükler yazılmıştır. Bu iki dilde yazılan sözlükler Sümer dil ve edebiyatını öğrenmekte çok önemli rol oynamıştır. Mezopotamya’da 1851-1855 yılları arasında yapılan kazı çalışmalarına katılan Asurolog Jules Oppert Babillilerin çivi yazısının yoktan türemiş bir yazı olmayıp belki onun başlangıcında başka bir yazı üretiminin olması gerektiğine şüphesiz inanıyordu.
O, ilk adımda böyle bir hipotezi öne sürüyor:  Süslenmiş yazıya ve gelişmiş uygarlığa sahib olan Babilliler ile Mezopotamya’nın yazılı kültürü olmayan tarihten önceki nüfusunun arasında belli bir bağlayıcı zincir olmalıdır. Bu yazıyı icat eden ve uygarlık üreten kavime Oppert bir çok araştırmalar ve bilimsel çalışmalar sonucunda Sümerler diye bilinen eski adı teklif ediyor. Elbette yukarıda da belirtildiği gibi bu ad onlara Akkadlar tarafından verilmiş bir ad olup, Sümerlerin kendilerini kendi yurtlarına yazıtlarında verdikleri ad Kİ-EN-Gİ veya hut KİN-GİR’dir. Bu konuda ilk çalışmaları yapan birisi de Alman bilim adamı Friedrich Delitesch’dir. O, 1889 yılında Asur Dilinin Grameri ve 1914 yılında ise Sümer Dilinin Sözlüğü ve Sümer Dili Gramerinin Esasları adlı bilimsel eserleri yazmıştır. O yıllardan itibaren Sümerlerin dili, dini ve sosyo-ekonomik ilişkileri konusunda açık bilgiler yüze çıkıyor ve bundan başka da Gılgamış Destanı, Dommuzi ile İn-Anna gibi destanlar ve başka edebî metinleri okuyarak günümüzdeki dillere çevriliyor.
Fritz Hommel, Diemel, Pöbel, Falkenstein gibi dünya çapında tanınmış bilim adamları tarafından okunan ilk sözcüklerin içinde günümüzdeki Türkmen diline hem yansıma, hem de anlam bakımından çok yakın sözcüklerin bulunması ilginç, anlamlı ve dikkate değerdir. Örneğin DİNGİR:  Tanrı (tengri), DU:  di (demek), Tİ:  diri, Kİ, GİR:  yer, yurt. Sümerlerin yaşadığı yerlerin kır (gır) olduğunu göz önünde tutarsak bu iki sözcüğün aslında bir olmak ihtimali güçlüdür diye düşünülmektedir. Biz kitabın sonunda Sümer-Türkmen (ve diğer bazı Türk lehçeleri ve eski türk) dıllerinin arasındaki benzer sözcüklerin listesini vereceğiz.

3. Sümer Yazısı İle Kültürün Gelişmesi Ve Yayılması
3.1. En eski yazılı buluntular diye göz önünde tutulanlar Uruk harabelerinin dördüncü katındaki M.Ö. 3000. yıla ait metinlerdir. Günümüze kadar biz onun bin işaretini (ideogram/belgi) biliyoruz. Onun en azından iki bin işareti olmalıdır diye tahmin ediliyor. Ancak son dönemlerde bu işaretlerin sayısı git gide azalmaktadır. Yaklaşık M.Ö. 2500 yıllarında 800 ve M.Ö. 2000 yıllarında ise 200'e kadar azalmıştır. Bu iki yüz belgi Sümerlerin sonraki metinlerinde devamlı kullanılmıştır. Akkadlarda bu sayı daha da azalıyor.
3.2. Mezopotamya yazıları çok erken dönemlerde hâlâ çok basit ve gramer bakımından gelişme süreçlerini geçirmemiş ilkel dilde ticarî ilişkiler için kullanılmıştır. Sonraları diğer amaçlar için de kullanılmaya başlıyor ve Eski Sümer döneminde ise dilbilgisi kurallarına uygun hâle gelmeye başlıyor.
3.3. M.Ö. 2500 yıllarından itibaren bu yazı Akkadların dilinde de kullanılmaya başlıyor. Babillilerin egemenliğinin Sargon 'un eline geçmesiyle (M.Ö. 2350) ise bu yazının önemi Akkadlar arasında daha da artıyor. Bu dönemden başlayarak çivi yazısı Elamlıların ve Asurluların arasında da yayılmaya başlıyor. M.Ö. 2000 yılında Mari üzerinden Suriye'ye geçiyor. O dönemde Küçük Asya'nın merkezinde yer alan Hititliler bu yazıyı alıyorlar. Asurlular ise onu kendi dillerine uyarlayarak kullanıyorlar. Kuzey Suriye ve Filistinliler M.Ö. 1200 yıllarına kadar bu yazıyı kullanmışlardır. Mısırlılar ise o dönemlerden başlayarak 1400-1500 yıl bu yazıyı kullanırlar.
Babillilerin değişmiş şekilde almış oldukları çivi yazısı Ahamenitlerden önce ve onların döneminde onlar ile komşu olan Elamlılar arasında yürürlüğe giriyor. Ahamenitler de bu yazıyı devlet dokümanları için kullanmışlardır. Onlar bu yazıyı Aramilerden almışlardır. Çivi yazısı Babil'de Sulukitler ve Arsakitlerin döneminde de muhafaza edilmiştir. Babilin astronomi biliminde, hatta milâdî birinci yüzyılın sonlarına kadar kullanılmıştır.”[6]
Çivi yazısının Aramiler vasıtasıyla İskender Zulkarneyn (Büyük İskender) döneminde Türkmenistan'a ulaşmış olduğu ve Türkmenlerin atalarının bir kolu olan “Parlar tarafından”[7] kurulmuş Part (Parfiya) devletinde kullanıldığı konusunda şu bilgiler vardır:  Kölelik döneminde Partilar, Margiana, Harezm ve diğer Yakın Doğu ve Avrupa devletleri ile ticarî ve kültürel ilişkilerde bulunmuştur. Bu sebeple Harezm'de Aramî alfabesi ve Mısır takvimi vb. gelenekler benimsenmiştir. Part alfabesi de Aramî yazısı esasında oluşturulmuştur.[8]
Elimizdeki bilgilere göre Sümerlerin icat ettiği çivi yazısının uzun çağları ve uzak yolları aşarak onların eski yurtları olan Türkmenistan'a tekrar dönmüş olabileceğini düşünebiliriz.

4. Türkmenlerin Atalarının Kurduğu Anâu Uygarlığı
Dünya Uygarlığının en eski ocakları konusunda söz edildiğinde âdet olarak Yakın Doğu'dan, Mısır'dan, Hindistan'dan, Çin'den ve Yunan'dan bahsedilegelmiştir. Ancak, tarih bilimi sahasında yeni yeni gerçeklerin yüze çıkması sonucunda bilim adamları arasında yeni fikirler ve bakış açıları da oluşmaktadır. Ve genel değişme yasası kapsamında olarak tarihsel gerçeklik de değişmektedir. Bu tarihsel değişmelere asıl neden olan şeyler arasında en önemlilerinden biri de arkeologların son yıllarda yaptıkları kazılar ve açıklamalarıdır. Bunların en önemlilerinden biri de yer yüzünün en eski ve ilginç uygarlık ocaklarından olan Türkmenistan'daki Anaû uygarlığıdır. Bu uygarlık konusunda ilk bilgiler Amarikalı Arkeolog R. Pumpelley´ye aiddir: “21. Yüzyıl insanlıgın hizmetine yeni teknolojiler getiriyor; karbon testi ile yaş tayini, uzaydan Amarikalı Jeolog ve Arkeolog Prof. Raphael PUMPELLEY (1837-1923). Türkistan´da ilki (1864-1865) yıllarında Türkistan´daki Aşkabat şehrine 5 km uzaklıktaki tarihi Ano şehrinin iki kurganı kazmış. Kazı sonuçlarını “exploration in Turkestan” kitabında yayınlamıştır. Araştırmaları sonunda Ano´daki kurganda Isa´dan önce 6.000 yılına kadar inilmiştir. Kitapta Türkistan´dakı bugday ziraatının I.Ö. 8.000, hayvanların ehlileştirilmesini I.Ö. 6.800-8.000 tarihlerinde oldugunu belirtmektedir. Kitapta Ano´un insanlık için önemi belirtilirken aynen söylenen: “Başlangıcı yer kürenin derinliklerine gömülü olan ve tepesinde iskeletler bulunan Türkistan´ın Ano medeniyetine bu uzun geçmiş kültürüne baktıgımız zaman Mezopotamya ve Mısı´ın kültürlerinden daha eski bir çagda 2.000 yıl devam etmiş olan bir medeniyet ile karşılaşmış oluruz. Daha başlangıçda evli barklı bir köy hayatı görünüyor, kadınlar iplik büküyor, dokuma yapıyor, ekip biçiyor, zahireyi degirmen taşında ögütmegi, fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı, çömlekçilik sanatkarları kaplara şekiller veriyor, ıslak killerden kapların etrafına yer yer halkalar yapiyor, uzak zamanlardan miras kalan boyalarla üzerlerine şekiller çiziyorlardı ......... atın insan kontrolü altına alınmasının başlangıcını burada görüyorum”.(R. Pumpelley, Expploratins in Turkestan , t-1, p-49).[9]                                                                                            
Türkmen-Sovyet Ansiklopedisi’nin 8. cildinin 38. sayfasında şöyle yazılmaktadır:  "Sekiz bin yıl önce Yakın-Doğu yurtlarında ve Güney Türkmenistan'da eski tarım ve hayvancılık uygarlığının yayıldığı dönemde, yeryüzünün başka ülkelerinde hâlâ eski avcılığın basit ekonomisi devam etmekteydi. Yukarıda adı geçen yurtlarda tarımcılar yerleşip ilk köyleri meydana getiriyorlardı. Bu köylerde her aile bağımsız bir birim olup bir odalı evlerde yaşıyor, M.Ö. 5000 yılının sonlarında Türkmenistan'ın sınırında insanlar bakır, altın, M.Ö 3000 yılları başlarında pirinci kullanıyorlardı. Bakır ile pirincin bulunması çok daha gelişmiş iş aletlerinin (saban, dokuma aletleri vb.) yayılmasına yardım etmiştir.  
O dönemde yaşayan ve dünya uygarlığının temelini atan insanlardan olan bu kavimler ile günümüzdeki Türkmenler arasındaki etnik ilişki konusunda Rus tarihçisi Rusliyakof kendisinin Türkmen Halkının Gelip Çıkışı (oluşumu) adlı kitabında şöyle yazıyor. "Biz bugün o eski kavimlerin adlarını bilmiyoruz. Türkmenlerin en eski ataları da onlar olmalıdır. Anû'nun eski obalarından bilim adamlarının kazı çalışmaları sonucunda buldukları brekosefallerin şu günkü Türkmenlerinkine benzerliği çok ilginçtir."[10]
N. Gulla bu konuda şöyle yazıyor:  "M.Ö. 6-7 bin yılları arasında Köpet dağının eteğinde şimdiki Aşkabat ve Göktepe bölgesinde ortaya çıkan en eski atalarımız sonra M.Ö. 6000-2000 yılları aralığının sonlarında Türkmenistan sınırlarında Ceytun ve Anû uygarlığı adıyla dünya tarihine geçen, o dönemlere göre uygarlığın en gelişmiş ve yüksek seviyesi sayılan kültürü türetmişlerdir.”[11]
Anû uygarlığı Türkiye ve İran bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir. Türk bilim adamı Anıl Çeçen şöyle yazıyor:  "Proto-Türk kültürünü temsil ettiği benimsenen Anav  bugünkü Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat çevresinde ilk kültür tabakasına yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmişi simgelemektedir. Anav kültürünün dördüncü  katı ise milât yıllarına rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya kavimlerinin kültürlerini Anav uygarlığı tabakalarına göre tarihlendirmeye ve iki binlerde bu tabakalarla karşılaştrmaga çalışırlar /.../ Bu dönemde dünyanın altın merkezi Altaylar’da görünmekte ve bu endüstriyi Proto-Türkler yürütmektedir."[12]
Genel Türk Tarihi adlı eserde bu konuda şu satırlar vardır:  “Anau’da bulunan kalıntılar, insanların ilk uygarlık aşamaları hakkında fikir edinebilmesi bakımından çok önemlidir. Gerçi burada yakılmış cesetleri kapsayan alt tabakanın üstünde bulunan yuvarlak, brakisefal kafatasları ile Türkmen el işlerinde görülen motiflere benzeyen keramik motifleriyle Anau kültürünü yapan halkın saf Türk olduğunu ispatlamak olasılığı yoktur. Ama bu kültürü bir Aryan eseri olarak değerlendirmeye de bu ögeler engel olmaktadır.”[13]
Bu medeniyet hakkında elimizde olan en son bilgiler şöyledir:  “13/05/2001 tarihli New York Times gazetesinde yer alan bir makaleye göre, Rus ve Amerikan arkeologları bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan’da, zamanımızdan 4.000 yıl önce yaşamış bir medeniyetin kalıntılarını bulmuşlardır. Aşağıdaki bilgiler bu makaleden alınmıştır. Araştırmayı yürüten arkeologlara göre, bu bölgedeki insanlar, bir Tatlıgöl (oasis) çevresinde kerpiçten yapılmış binalardan oluşan yerleşim merkezleri kurmuşlardır. Bu medeniyetin insanları koyun ve keçi beslemişler, kanallarla sulamalı ziraat yapmışlar, tarlalarda buğday ve arpa yetiştirmişlerdir. Onların bronz baltaları, mükemmel seramikleri, mermer ve kemik oymaları, altın ve değerli taşlardan süs eşyaları varmış. Elit sınıfa mensup insanların mezarlarına lüks eşyalar bırakmışlardır.
Pensilvanya Üniversitesi Eski Asya Dilleri uzmanı Mair’e göre bölgede yeni keşfedilen bu yüksek medeniyet; Eski Çağ Asyası’nın kültür ve ticaret yolu üzerindeki çok büyük bir boşluğu tam olarak doldurmuştur. Bu buluşla eskiden sanıldığı gibi, Asya halkının M. Ö. 4000 yıllarında birbirlerinden ve dünyanın diğer yerlerinden kopuk, ayrışık (izole) halklar olmadığı ortaya çıkmıştır. Yeni keşfedilmiş olan bu medeniyete ait, batıda Annau’dan (Anav, Anau) doğuda Özbekistan’a, hatta Afganistan’ın kuzeyine kadar uzanan Kara Kum gölü boyunca, düzinelerce yerleşim harabeleri bulunmuştur. Bu saha 300-400 mil uzunluğunda ve 50 mil kadar genişliğindedir. Bu insanların kim oldukları, nereden ve kendilerine ne isim verdikleri henüz bilinmemektedir. Bu nedenle arkeologlar bu medeniyete bulunduğu bölgeleri dıkkate alarak Bacteria Margiana Archaeology Complex; ismini vermişler ve kısa olarak BMAC ismini vermişlerdir”[14]      
Bugüne kadar gün yüzüne çıkan gerçeklere göre, Türkmen toprağı dünya uygarlığının en eski kaynaklarındandır. Bu ilginç medeniyeti türetenlerin ise Türkmenlerin ataları olduğunu gösteren ve gün geçtikçe artan bilimsel çalışmalar ortaya çıkmaktadır.







III. Türkmenlerin Ataları  ile Sümerler
ve
Eski Türkmenistan ile Mezopotamya İlişkileri

Önce de değindiğimiz gibi, Anaû medeniyetinin hemen ardından Mezopotamya'da insanlık tarihinin çok zengin uygarlığı Sümerler tarafından meydana getirilmiştir. Tarih biliminin gelişmesi sonucunda Sümer ve Anû medeniyetleri arasında bulunan ilişkiler ve Sümerler ile Türklerin atalarının arasındaki akrabalık aydınlanmaktadır. Biz bu konudaki kendi düşüncemizi aşağıdaki bölümler esnasında izah etmeye çalışacağız.

1.Tarihi Gerçekler:
Türk Ansiklopedisi adlı eserde Sümerler hakkında şu satırlar vardır: "Güney Mezopotamya'da Sümer ilinde yapılan arkeolojik araştırmalar, hususiyle Uruk harabesinde tespit edilen kültür katları ile, başka başka kazı merkezlerinde bunlara tekabül eden katlarda elde edilen ve asıl bu yerlerle temsil edilip onlara göre adlandırlan buluntuların mukayesesi Sümerlerin Aşağı Mezopotamya'nın yerli halkı olmadığını göstermektedir... Sümerlerin Güney Mezopotamya Uruk katı sonlarına doğru göç ettiklerinin delilleri olduğu söylenebilir...
Öte yandan Benno Landsberg'in tahlil ve teşhislerine göre, aslında tek heceli bir karakter arz eden Sümerceye, Sümerlerin Mezopotamya'ya göç edip yerleşmelerinden sonra birtakım iki veya daha fazla heceli ve Sümercenin bünyesinden farklı yer adları ile meslek adları ve diğer kültür kelimeleri girmiştir. Bu arkeolojik ve filolojik deliller, başta Frankfort olmak üzere, bazılarının Sümerlerin El-Ubeyd çağından beri Güney Mezopotamya'da mevcut oldukları görüşünü kabullenmeye imkân bırakmamaktadır. Sümerlerin umumiyetle Mezopotamya'ya doğudan geldikleri kabul edilmiştir. Tabii bu görüşte arkeolojik ve filolojik bakımlardan birtakım münasebet ve benzerliklerin tesiri bulunmaktadır...” Tanınmış Sümerolog Karmer de Sümerlerin Mezopotamya'ya dördüncü binin ikinci yarısında gelmiş olacaklarını ve ana yurtlarının bilinmediğini belirtmektedir. Onun kanaatince, Enmerkar ve Aratta üzerinde dönen, destanî menkıbeler silsilesinden hükmedileceğine göre, ilk Sümer hükümdarları, belki Hazar Denizi çevresinde kurulmuş olan bir şehir devleti ile çok sıkı bir münasebete girmiş bulunuyorlardı. Bir ölçüde Ural-Altay dillerini hatırlatan Sümer dili de yapısı bakımından bir bitişken dildir ve bu dil vakıası da Aratta gibi aynı geniş sahaya işaret etmektedir.”[15]
 Kramer tarafından Sümerlerin sıkı ilişkide olduğu ve onun fikrine göre Hazar çevresinde yer alan Aratta şehrinin Eski Türkmenistan'da olduğu konusunda Türkmenistan'ın ve bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ünlü bilim adamları tarafından yazılmış olan Sovyet Türkmenistanı adlı eserin birinci cildinde aşağıdaki bilgileri buluyoruz:  "Margiyanalıların yerleştiği yurtlarının tümü konusunda, yerleştiği pek çok bölgenin susuzluktan çöl olmuşsa da, onların birkaç kentlerinin mevcut olduğu konusunda açıklamalar ve bilgiler vardır.
Part Margianası kentlerinin gerçek sayısı, birbirlerine göre coğrafî konumları bakımından doğru belirlenmiş olmasa da, M.Ö. 2. yüzyılın birinci yarısında yaşayan Klaudi Ptolomey tarafından yazılmıştır. O kentleri 102° ve 106° doğu boylamlarında gösterip, güneyden kuzeye doğru sayarak aşağıdaki dokuz kentin adını yazıyor:  Nigeya (Niseya), Kamaguryana, Reya, Antihoya, Margiyana, Nasoi, Argadina (Aradena), Sena (Sina), ARATA ve Ariyaka”[16]. Yukarıda adı geçen ARATTA destanının metnini kitabın yer-yurt adları bölümünde tanıtacağız.
İranlı tarihçi Hasan Pirniya bu konuda şöyle yazıyor:  ".... Ancak Akkadların ve Sümerlerin nereden geldikleri konusunda Aşkabat'ın yakınındaki Anû, Astarabad'ın yakınındaki Türendepe, (bazılarına göre Turantepe B.G.) ve Daraygez'de (Güney Türkmenistan çevresi, B.G.) bulunan seramik eşyalar, kap kacaklar ve buna benzer şeylerin imalât ediliş şekilleri Elâm tarzı ile aynı olup altın vazoların yüzünde ise Sümerlerin resimlerinin işlenmiş olmasını göz önüne alarak, bazı bilim adamları Elam Uygarlığı ile Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiriyle ilişkisinin olması gerektiği kanaatine, belki de Sümerler de kuzey taraftan Basra Körfezine ve Babil düzlüğüne gelmiştir diyen düşünceye varmışlardır.”[17] Hasan Pirniya kendi kitabının girişinde dünyadaki mevcut dilleri ve eski dilleri üç gruba bölerek Elam ve Sümer dillerini Ural-Altay ve diğer bükünlü (iltisaki) dil grubuna koyuyor.
Türk tarihçisi Kâmuran Gürün de Anû Medeniyeti ve onun tarihi dönemi (M.Ö. 8000-3900 araları) konusunda uzmanların ortaya koyduğu çeşitli fikirleri izah etmesinin yanı sıra Sümer medeniyetinin ve Sümerlerin menşeinin neresi olduğu hususundaki çeşitli fikirleri de (Türkmenistan, Hindistan, belki de üçüncü bir yer) analiz ediyor. Gürün burada Anû'dan elde edilen buluntuların bu konuların açığa kavuşmasındaki önemini vurguluyor.[18]
Tarihçi Nissen Sümerlerin başka yerden gelmesini şöyle açıklıyor. "Mezopotamya'da M. Ö. 3200 yıllarında çok sınırlı bir dönem süresinde beklenilmedik bir durumda medeniyetin çeşitli yönleri kesin olarak değişmiştir. Bu değişmenin sadece eski kavmin yerini daha gelişmiş bir ülkeden gelen yeni bir kavimin alması ile gerçekleşmesi mümkündür." Bundan başka da nüfus sayısında yedi kat bir artışın olduğunu zikrederek bu olayı Sümerlerin Mezopotamya'ya gelip yerleşmesi ile ilişkilendiriyor.[19]
Gene bir İranlı tarihçi Meşkur da bu konuda şöyle yazıyor:  "Babil'in ilk yerli kavimlerinin Sümerler ya da Samîler olduğu konusunda çeşitli görüşler var. Günümüzde alimlerin çoğunluğu Sümerlerin Babil'de yerleşmiş olduğunu savunuyorlar. Sümer yurdu Tevrat'ta Şenar adıyla geçiyor. Onların kendileri kendi yurtlarına Şumer demişlerdir. Sümer'de bulunan pirinç eşyalardan anlaşıldığına göre onlar Fırat etrafına birden bire beklenilmedik durumda gelip, medeniyetlerini ise Hazar Denizi'nin güney doğusundan kendileriyle getirmişlerdir. Ancak bazı bilim adamları ise bunların deniz tarafından geldiklerini öne sürmektedirler."[20]
Alman bilim adamı Oberhuber Die Kultur des Altesorientes adlı kitabında dünya uygarlığında yazının bulunması konusunda şöyle bir fikir öne sürüyor:  "Sümerlere ait bulunmuş yazıların ve yazının sonraki olgunlaşma süreci ile ilgili belgelerdeki metinlerin çoğunluğu ticaret ve yönetim işlerine ait olduğu için bilim adamları yazının meydana gelmesinde ticarî ilişkilerin temel rolünün olduğunu vurguluyorlar. Bu düşüncenin savunucusu Heishelheim’in fikrine göre şehir medeniyeti sadece coğrafî şartların ya da kent uygarlığının ortaya çıkması sonunda teşekkül etmeyip belki ticarî ilişkilerin ekonomide temel rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Bu teorinin doğruluğunu ispat eden en inandırıcı delil ise Yakın-Doğu ve Orta Asya'nın ticarî ilişkilerinin kesişim merkezinde yerleşen Hazar ötesindeki (Türkmenistan'da) doğunun en eski kenti Anû'dur.”[21]
XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut dünya çapında tanınmış eseri Divan-ı Lügati't Türk'te ve bunun gibi XIII. yüzyılda yaşayan ünlü tarihçi Hamedanlı Hoca Reşideddin Fazlullah'ın Câmîu't Tevarih adlı eserinde Türklerin şeceresini Hz. Nuh'dan başlatıyorlar. Nuh ise bilim adamlarının açıklamasına göre Ziusudra adıyla Sümerler arasında yaşamış bilgin, belki de marangoz olmuştur. Nuh Tufanı Destanı ise tarihçilerin fikrine göre herhâlde dünyayı su basanda (bazılarına göre Sümerlerin yurdunu) kendi yaptığı gemi ile bir grup insanı ölümden kurtarışını konu alan bir folklorik destandır. Bu destan zamanla dinî bir nitelik kazanarak Tevrat ve sonraki kutsal kitaplara girmiştir diye düşünülebilir.[22]
Belki yukarıda belirtilen ünlü tarihçilerin Türklerin aslını Nuh'tan getirmeleri ile ilgili görüşleri bir hayale dayalı olmayıp çok eski kaynaklara ve halk arasında uzun zamandan beri yaşaya gelen yaygın rivayetlere dayanmaktadır.
Nuh sözüne gelince, bu sözcük Sümer dilindeki NU sözü ile bir olup sonraki Sâmî Kavimler tarafından NUH şeklinde yazılmış olabilir. NU sözcüğünün Sümer dilindeki anlamları; insan, türetmek ve tohum demektir.[23] Bu söze anlam bakımından denk, yansıma bakımından da çok yakın kelimeler Altay dillerinde de vardır. Örneğin:  Gold dilinde NAİ, Kore dilinde NEI, Mongol dilinde ise NİALMA, hepsi insan anlamındadır.[24]Türkmenlerde de bir kimseyi övmek istediklerinde NAY BAŞI ibaresi kullanılmaktadır. Bu sözün de anlamı insanların en seçkini olsa gerek.
Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki tarihî ilişki konusunda Türkmen bilim adamlarının yazdığı son makaleler daha açık bilgiler vermektedir. Ödek Ödekof şöyle yazıyor:  "... Yazarın Türkmen Boyu "Teke" ve "Göktürk" sözcüklerini açıklamaya sistematik yaklaşması, Türkmenlerin etnogenetik kökünü M.Ö. 3000. yıla götürmeye imkan verdi. Bunu çeşitli uzmanlar, tarihçiler, arkeologlar, dil bilimciler ve yazarlar teyit etmişlerdir. Bunun gibi yaklaşmanın esasında Şumerler (Sümerler) adının ve uygarlığının temel unsurunu izah etmeye Sümer yurdunda ve Altıntepe'de (Güney Türkmenistan) yaşayan halkların birbirleriyle akraba olduklarını ispat etmeye imkân buluyoruz. Böylece, Sümer yurdunda yaşayan SAKGİK halkı Altıntepe uygarlığını türeten halkların doğrudan nesilleridir diyen tarihî sonuca varmak mümkündür.”[25]
Gulla da "Türkmenlerin ataları sayılan ve Mezopotamya'ya göç eden Sümerler sonra Akkatlar, Elamlılar konusundaki bilimsel kaynaklar oraya göçmeyi M.Ö. 4000 yılına tarihlendirmektedir. Ancak bu dönem Anû medeniyetinin gelişmiş bir dönemine rastlamaktadır. Bu nedenle onların kendi vatanlarını ekonomik düzey ve uygarlık seviyesinin yüksek olduğu bir dönemde terk etmelerini anlamak zordur. Ancak M.Ö. 4000 yıllarının sonları ve 3000 yıllarının başlarında o döneme göre ekonomi ve uygarlık bakımından gelişmiş GÖKSÜYRÜ´nün (Türkmenistan'da) dokuz obasının hepsi boşalmıştır. Bu göçün sebebi ise o dönemde OKS diye adlandırılan şimdiki Tecen ırmağının suyunun bu günkü İran toprağından kasıtlı olarak azaltılmasıdır. Bu, rutubetin azalması nedeniyle, Karakum (şimdi Türkmenistan'ın % 80'i teşkil eden bir saha) alanının çölleşmesine neden olmuştur. Bu sürecin başlaması ile M.Ö. 4000 yıllarının sonunda Göksûrililerin, sonra Sümerler adını alan büyük bir kesimi, bol su arayarak Mezopotomya'ya giden kavim olması mümkündür.”[26]
Sümerologların birkaçı Sümer dilinin Hindistan'da Aryanlardan önce yaşayan ve dilleri Ural-Altay dil karakterine sahip olan DRAVİDA’ların diline benzerliğini de göz önünde tutarak belki de Sümerler şimdiki İran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya ulaşmışlardır demektedir. Ancak o dönem doğal şartlarının şimdiki İran'ın doğusunda çok büyük ve sıcak çölleri meydana getirdiğini dikkate alarak bunun mümkün olacağına inanmanın çok zor olacağı sonucuna varıyorlar.
Bu ihtimali öne sürenlerin biri ise Soden’dir. O sözünün devamında der: "Bu eklemeli karakterli bir dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden (ârileşen) Aryanlar ise onları Doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçmeye neyin mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi kesiminde göç ettiğini tespit etmek çok zordur"[27]
Dravidalar konusunda Sümerolog Hommel de şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Kollar (Kolhlar) Hindistan'ın yerli nüfusunun son kalıntılarıdır. Sonra Turanlı (Türkistanlı) Dravidalar Hindistan'a geliyorlar, en sonunda da Aryanlar gelip Dravidaları Doğu Hindistan'a sürmüşlerdir.
Dravidi dilinde konuşan nüfusun günümüzdeki sayısı yaklaşık 200 milyon olup Hindistan yarımadasının 1/4'ünü oluştururlar. Bu dil, özellikle onun Tamilce lehçesi güçlü edebiyatı, eski metinleri ve M.Ö. 300 yıllarına kadar giden geçmişi ile kendi karakterini korumaktadır. Bu dil Tamil, Andrapradaş  ve Misur gibi birkaç yurtta resmî devlet dilidir"[28]
Sümerlerin Orta Asya'dan gelmeleri konusunda bilimsel gerçekler daha çoktur. Ancak biz metnin bu bölümünü bu konuda yazılan en son eserlerin birine müracaat ederek noktalıyoruz:  "Sümerlerin (M.Ö. 3300) Orta Asya'dan gelme ihtimali aşağıdaki şu faktörlerle açıklanıyor. Onların dillerinin Altay-Türk dillerine benzerliği, tapınaklarının mimarî şekilleri ve süslemelerinin dağ tapınaklarına benzemesi ve genellikle yazıda kullanılan ideogramlarının (belgilerinin) dağ yurtlarıyla benzerlik göstermesidir. Sümerlerin dinî inançlarının kökünün de Orta Asya ya da Bakterya'dan olduğunu kanıtlayacak anlamlı şeyler vardır:  Dağ tapınakları, dağ öküzüne secde etmek ve ek olarak Orta Asya'da olduğu gibi kralın muhafızlarının o öldüğü zaman, kendilerini zehirleyerek intihar etmeleri...”[29]

2.Yer-Yurt Adları

Yer-yurt adları dünyada en sabit ve derin tarihî anlamı olan sözcüklerdir. Çünkü bir yurtta kültürlerin değişmesiyle hatta resmî dilin değişmesiyle yer-yurt adları kayıp olmayıp halk tarafından muhafaza edilmektedir. Hatta pek çok bölgede yer-yurt adlarının manasını o bölgede şimdiki yaşayan halkın diliyle anlamlandırmak mümkün değildir. Bunun için bilim adamları Mezopotamya'daki bazı yer-yurt adlarının Sümer dilinde belli bir anlamı olmadığı için o bölgede Sümerlerden önce başka bir kavim yaşamıştır, Sümerler ise başka bir yerden göç edip gelmiştir diye bir kanaate varıyorlar. Bu sebeplere göre, Eski Türkmenistan ile Mezopotamya'daki birkaç yer-yurt adının birbirine denk gelmesi veya yakın olması çok anlamlı ve tarihî açıdan önemlidir. Meselenin gene bir ilginç ve anlamlı yönü ise Türkmen topraklarındaki bazı yer adları hatta insan adları günümüzdeki konuşulan Türkmence ve hatta diğer Türk dillerinde anlam bulunmadığı bir durumda bile, Sümer dilinde belli bir anlam kazanmaktadır. Bunun sebebi ise Sümer dilinin o dönemlerde yazıya geçerek değişmeden ve asimile olmadan kurtulan yegâne akraba dil olmasıdır. Bu adların birkaçını inceleyelim:

2.1. Aratta
Biz yukarda Kramer’in Sümer metinlerinde adı geçen “Aratta” kentinin Hazar çevresine işaret ettiğini savunduğunu ve aynı şekilde bu kentin Türkmenistan’ın en eski kent adlarının arasında bulunduğunu açıklamıştık. Şimdi Kramer’in zikr ettiği bu kente ait destanın metnine bakalım: 
Enmerkar ve Aratta'nın Sahibi (İyesi)
            O bir defa öyle olmuştu:  İn-anna'nın kendi kutsal yüreğinde   
            sevdiği,
            İn-anna'nın kendi kutsal yüreğinde Şuba yurdundan seçtiği,
            "Utu" nun oğlu Enmerkar'dan,
            Kendisinin mehriban hanım hakanı olan kızdardeşine
            Kutsal İn-anna'ya bir yalvarış geldi:
            Ey benim kızdardeşim İn-anna, Uruk için,
            Koy, Aratta'nın halkı güzel süslenen altın gümüşler temin  
           etsin,
            Koy, onlar temiz yakutları, dağın kayalarından dereye
           indirsinler,
            Koy, onlar cevherler ve temiz yakutları getirsinler:
            Kutsal yurt Uruk'a
            ....
            Senin vatan tuttuğun yerin, kutsal Gipar'a (?)
            Aratta'nın halkı güzel sanatı ile içeriyi süslesinler,
            Ben; yalvarıyorum .... onların arasında,
            Koy, Aratta Uruk'a boyun eğsin,
            Koy, Aratta'nın halkı dağın taşını eteklerine getirenden sonra,
            Benim için ulu tapınak yapsınlar,
            Koy, benim için ulu sandık yapsınlar.
            Benim önümde bir ulu sandık olsun, Tanrıların sandığı,
            Onlar benim Kullab'daki Tanrılık Yasamı doğru icra etsinler,
            Benim için Absu yapsınlar, bir kutsal büyük yurt gibi,
            Benim için Eridu'yu bir dağ gibi temizlesinler.
            Benim için Absun'nun kutsal tapınağı gibi bir kovuk yapsınlar.
            Ben, kutsal türkümü Absu'dan seslendirdiğimde
            Ben, tanrılık yasamı Eridu'dan getirdiğimde
            Ben tanrılık orunumu çiçeklendiğimde? Çiçeklendirdiğimde ???
            Ben Kullap'ta ve Uruk'ta hakanlık tacımı başıma koyduğumda
            Koy, utu (güneş, güneş tanrısı) bana dostluk nazarını salsın
****
            Elçi Aratta'nın iyesine dedi
            Senin atan benim hakanım beni gönderdi,
            Uruk’un sahibi, Kullab’ın sahibi
            Beni senin yanına gönderdi
            Senin hakanın, o ne söyledi, o ne dedi?
            Benim hakanım, o şöyle söyledi, şöyle dedi,
            Benim hakanım  senin doğum gününden bir taç belirledi
            Uruk'un iyesi, Sümer'in ejderhası, o .... gibi.
            Hakan gibi güçlü, büyük yurda buyurgan koç
            O ..... çoban
            Mehriban inekden, büyük yurdun yüreğinden doğan,
            En-merkar, Utu’nun oğlu, beni gönderdi.
            Benim hakanım, o şöyle dedi:
            Ben kentin halkını sürgün ederim, onlar göç etmeli olurlar
            kuşlar yuvalarından kaçmış gibi
            Ben onu toza kararım, sanki kökünden viran edilmiş yurt gibi,
            En-ki'nin beddua eden yurdu, Arrata’nı
            Ben hükmen orayı toz ederim,
            Sanki bir zamanlar toz olup
            kalan yurt gibi.
            İn-anna onun karşısında silâhlanmıştır.
            O. (Aratta) sözü dinlemedi diyen sözleri kullandı
            (Onun dediklerini hiçe saydı)
            Ben kenti kül olan toprak gibi ederim,
            Ben hükmen kentin
            Üstünde toz duman yükseltirim.
            Onun madenlerinden altınlarını aldıktan sonra
            Onun topraklarından gümüş çıkardıktan sonra
            Gümüş işlendikten sonra ...,
            Çuvallar katırların sırtına yüklendikten sonra ....
            Sümer'in genç Enlil’in evi ....
            En-ki'nin tarafından,
            Onun kutsal yüreğinde seçilmiş iye,
            Koy, büyük yurdun halkı, benim için temiz ... yapsınlar
            Koy, o, benim için şimşir gibi büyüsün, çiçeklensin
            Güneş gibi ışık salsın, Ganun'dan çıktığı zaman,
            Benim için onun eşiğini süsle.
                                   ******
            Ey, Uruk'un iyesi, bir parça kil al, levha gibi, onun yüzüne 
           sözcükler yaz
            O kilin yüzünde bir sözcük yok
            Evet, sana güneş Tanrı şöyle hatırlattı,
            Şöyle yap, levhanın yüzüne yaz: Enmerkar.”[30]

Bilim adamları bu destanda geçen Enki ve İn-anna gibi büyük Sümer tanrıları tarafından öne sürülen amaç ve eposun cereyan ettiği atmosferi göz önünde bulundurarak bu olaylarla ilgili açıklayıcı fikirlerini şu şekilde beyan etmişlerdir.  Uhlig şöyle yazıyor:  "Bu metin noktalar ile gösterilmiş boş yerler olmasına (kaybolmuş sözcüklerine) rağmen çok şeyleri açıklıyor. Anlaşıldığına göre Eridu kentine kadar uzanan ülkelere egemen olan Uruk'un hakanı, Enki'nin kenti olan Eridu'yu viran etmesinin ardından altın ve yakut zenginliği ile meşhur olan Aratta'nın halkı yıkılan şehirleri tekrar yapmaya ve Enki'nin tapınağını tekrar inşa etmeye, ayrıca gümüş ve mücevherlerini getirerek Uruk'un tapınağını süslemeye ve orada yeni bir tapınak kurmaya mecbur ediliyor. Bu amaç ilk olarak bir tanrının ağzından tehdit edici motifte ifade edilerek, bir elçi vesilesiyle Aratta'nın sahibine haber veriliyor. Bu olay bir kutsal dinî amaç gibi gösterilirse de, gerçekte o dünyevî çıkarlar ve güç ifade etmek için olup, din ise sadece örtü olarak kullanılmıştır.”[31]
Soden'in açıklamasına göre bu mitte İn-anna kendi hakanının yardımına geliyor. O bu amaç için düşman yurdunu (Aratta'yı) müthiş bir kuraklığa uğratarak ağır şartlar altına sokuyor. Soden’in bu değerlendirmesi, yukarıda Türkmen bilim adamlarının o dönemde Türkmenistan'da Karakum Çölünün büyümesi ve ağır kuraklığa maruz kalmasından dolayı oranın halkının dünyanın çeşitli yurtlarına, bu cümleden olarak Mezopotamya'ya gitmeye mecbur oldukları konusundaki fikirlerine uygunluk göstermektedir. Çünkü, destanda bu iki yurdun arasında ilişki olduğunu açıkça görüyoruz.
          Burada “Aratta” yurt adı olarak Güney Azerbeycan topraklarında da bulunmasına dikkat çekmek istiyoruz.

2.2. Küngür (Küñür), Türkmen Sahra’da (Kuzey İran'da) yerleşen bir eski Türkmen obasının adı.
Sümerler kendi yurtlarını KİN-Kİ daha açıkçası KİN-GİR diye adlandırmışlardır. Bu adın asıl ya da mecazî anlamı uygarlık yurdu diye anlaşılmıştır. Sümer dilinde günümüz Türkmen dilindeki gibi geniz sesi (palatal / nazal) olmasını göz önünde tutarak bu iki sözcüğü aynı yansımada okumak mümkündür. Birleşik sözcük olan KİN-GİR iki basit sözcükten KİN ve GİR sözcüklerinden oluşmuştur. KİN sözcüğü Sümer dilinde birkaç anlamda kullanılmış ve bir anlamı da demektir (bkz. sözlük bölümüne). Bu sözcük Türkmen dilinde müşkil ve zahmetli anlamına gelen KIN sözcüğü ile yansıma bakımdan bir, anlam bakımından ise çok yakındır. İkinci basit sözcük GİR (Kİ) ise Sümer dilinde yer, belli bir yer anlamına gelmektedir. Bu sözcük Türkmen dilindeki gır (kır) sözcüğü ile hem yansıma hem de anlam bakımından tahminen birdir. Nedeni, gır sözcüğü Türkmen dilinde ırmakların çöküntüsünden oluşmuş, bazı yerleri kuru ve çoğunluğu tepelerden ibaret yer anlamındadır. Sümerlerin yurdu da iki ırmağın arasındaki gır (kır) dan ibarettir. Bunları göz önünde bulundurarak zahmetli kır diye düşünmek mümkündür. Bilim adamlarının Mezopotamya'nın kurak toprağının çok zahmet istemesi konusundaki açıklamaları da bu düşünceye destek veriyor.
Türkmenistan'da da eskiden kalmış harabelerin arasında kalalı gir, kaplanlı gir gibi adlar vardır. Sümerolog Falkenstein bu sözcüğü KEN-GER ve KEÑER şeklinde yazıyor[32]. Azerbaycan'ın Tebriz kenti yakınında bir köyün adı da Kenger’dir. Bizim bu yer adının nereden gelip çıktığı konusunda elimizde bilgimiz yok, ancak meselenin ilginç yanı, Falkenstein'ın LU-KEN-GER-RA sözünü Sümerli (Mann von Sümer, Sümerer) diye adlandırmıştır.[33] Yukarıda adı geçen Azerbaycan köyün (veya kentin) bazı sakinleri kendileri için Kengerlu (kengerli) soyadını kullanıyorlar. LU-KEN-GER-RA sözcüğü ile KENGERLU sözcüğü arasındaki benzerlik çok anlamlıdır. Özellikle (LU) eki her iki dilde de bir yurda mensup adam anlamına geliyor (bkz. sözlük bölümü).
Bazı bilim adamları bu sözcüğü Kİ-EN-Gİ şeklinde yazıp, onun birinci hecesindeki Kİ sözcüğünü yer-yurt anlamında veriyorlar. Sümerlerde çoğunlukla adın sıfattan önce gelmesini göz önüne alırsak bu şekilde yazılmasının daha doğru olması mümkündür. Ancak hangi şekilde yazılırsa yazılsın bu sözcüğün terkibindeki Kİ sözcüğü yer, yurt veya kır/gır anlamındadır.
“Türkistan’a ait eski adlarda da Kengü; yurt adı, Kagır Çayı ve Kangar etnik adı bulunması da dikkate şayandır.”[34]
            Orhon yazıtlarında da Kengere ve Kengü sözcüklerinin yurt ve ya kavim adı olarak zikr edilmesi de çok anlamlıdır.[35]
2.3. Änew (Aşkabat'ın 14 km. doğusunda eski kent harabesi):  Sümerlerin en ulu tanrılarının adı, Gök tanrısı olan Anû'dur. Ayrıca onların en büyük tapınağının adı da Uruk kentindeki Anû'dur. Biz bu iki sözcüğün anlamlarının bir olması konusunda dinî adlara ayrılmış bölümde söz edeceğiz. Ancak burada iki noktayı hatırlatıyoruz. Birincisi, yabancı dillerde (Hindo-German dillerinde) yazılmış eserlerde Änew sözcüğünün Anû, bazen Anau şeklinde yazılması ve ikincisi, bilim adamlarının eserlerinde atalarımızın gök tanrısına inandığı konusunda kesin bilgiler vardır (bkz. din bölümüne).

2.4. Urgenç (Eski Urgenç Türkmenistan'da, Yeni Urgenç Özbekistan'da):  Sümerlerin en önemli ilk kentlerinin adları Ur ve Uruk olmuştur. Sümer dilinde Ur sözcüğü insan ve Uru sözcüğü ise kent anlamındadır. Bu sözcükler günümüzdeki Türkmen dilinde Uruğ (Uruk), yani hanedan, boy; sözcüğü ile aynı kökten olsa gerek. Çünkü bu sözcüklerin şekil ve anlam bakımından birbirine yakınlığından başka bilim adamlarının açıklamasına göre ilk köyler, belli bir akraba insan toplulukları, yani uruğ’un yerleşmesiyle türemiştir. Netice itibarıyla uruğ veya urug sözcüklerini ilk insanların kurdukları köylere ad olarak vermiş olmaları büyük bir ihtimaldir. Bunları nazara alırsak, bu sözcüklerin arasında yani Sumerdeki Ur, Uruk, Türkmenistandeki Urgenc ve Azerbaycandeki Urmiye kent adlarının arasında belli benzerlikler duyulmaktadır diye düşünüyoruz. Bu kent adlarına benzer Türkmenistan’da “Herrik-gala” ve Azerbaycan’da ise “Erk-gale” gibi eski yurt adları da bulunmaktadır.

2.5. Nusay (Aşkabat'ın 16. km güney batısında eski kent harabesi):  Günümüzdeki Irak Türkmenlerinin yurdu olan Kerkük şehrinin çevresinde (Yorgan Tepe) de Sümerlerin M.Ö. 2500 yılına ait Nusi (Nuzi) kentinin harabeleri var. İki tane basit kelimeden ibaret olan bu birleşik kelime yansıma bakımından hemen hemen aynıdır. Bu sözcüğün anlamını ise şöyle düşünmek mümkündür. Daha önceki satırlarda NU  sözcüğünün insan olduğuna işaret edilmişti. Sİ sözcüğü Sümer dilinde hürmetli, dost anlamına da gelmektedir.[36]
Böylece, Nusi sözcüğünü hürmetli, dost insan, pir gibi anlamlarıyla düşünmek mümkündür. NU-SAY birleşik sözcüğüne gelince, SAY sözcüğü Türkmen dilinde seçkin ve SI-LAG kelimesi ise hürmet demektir. Netice olarak NU-SAY sözcüğünü seçkin insan olarak düşünmek mümkündür.

2.6. Parab (Farab):  Türkmenistan'daki bu eski kentin adı da Mezopotamya'daki Fara kenti adına yakındır.

2.7. Madau Tepe ve Madau Dağları:  Türkmenistan'daki bu eski yurt adları ise Sümer dilindeki MADA sözcüğü ile bir kökten olsa gerek. Mada sözcüğü Sümer dilinde yurt, uygarlık yurdu anlamındadır.[37] Ayrıca matu sözcüğü de Sümer dilinde yurt anlamındadır.[38]

2.8. Durun:  Türkmenistan'daki bu eski yurdun adının Sümer dilinde DUR, DURU ve DURUN şekillerinde iskân, yurt tutmak, yaşamak gibi anlamları vardır (bkz. sözlük bölümü). Bu sözcük Türkmen dilinde de durmak, toktamak, yurt tutmak gibi anlamlar taşımaktadır.

2.9. Gavur Tepe, Gavers:  Türkmenistan'daki bu eski yurt adları da Mezopotamya'daki Gaur Tepe (Depe Gaur) ile çok yakındır.

2.10. Ahal:  (Türkmenistan'da bir vilâyet adı):  Sümer dilinde AKAL sözcüğü güç ve AGAL sözcüğü ise güçlü anlamındadır.[39]                          
Bu sözlerin kökeninin bir olması ihtimali güçlü olabilir.

2.11. Amı (Amuderya):  Bu sözcüğü Sümer dilinde şöyle düşünmek mümkündür. Am yaban öküzü, dere sığırı demektir, i ise ırmak demektir.[40] Neticede AMI sözcüğü öküz ırmağı anlamına gelebilir.

2.12. Mari, Marguş: Türkmenlerin günümüzdeki yazdıkları şekliyle Mari Sümerlerin ünlü kentlerinden biri olmuştur. Mezopotamya'daki Mari konusunda Kramer şöyle yazıyor:  "Kuzey Mezopotamya'da, şimdiki Irak ve Suriye sınırları yakınında Fransız arkeologlar Mari kentini kazıp ortaya çıkardılar. Bu kent günümüzden 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu kentin harabelerinde 28.000 m2 alanda yer alan büyük bir hakan sarayı göze çarpıyor.[41] Mezopotamya'daki Mari ile çağdaş olan Marguş medeniyeti konusunda arkeolog Sarianidi şöyle yazıyor: “Bu medeniyetin 40 yüzyıl önceye ait olduğu açıklığa kavuşmuştur. Hatta onun özel yazısının olmasına da ihtimal veriliyor. Onun çalışmasındaki bu konu ile ilgili kısma bakalım:  "... yerli demirci ustalar hemen hemen her türlü bakır, pirinç silâhları ve süs eşyaları yapmayı öğrenmişlerdir. Onların arasında insan gözü resimleri ve şekilleri ile süslenmiş büyük baltalar dikkati çekiyor. Taş ustaları da burada çalışmışlardır. Onlar taşın her çeşidinden türlü süs eşyaları, bu cümleden olarak, incelikle nakışlanan mühürleri yapmışlardır. Ancak taş kolyler yapmakta özel maharet göstermişlerdir. Buna kanıt başını çevirip ağzı ile ayağını yalayıp duran deve resmi ile süslenen kolyedir. Bu ise Mezopotamya sanatından hiç de geride olmayan taş sanatına sahip olmasının bir göstergesidir.”[42]
MAR sözcüğünün Sümer dilinde çeşitli anlamları olup, bir anlamı da öküz’dür[43], ek i sözcüğü, yukarıda denildiği gibi ırmak demektir. Netice olarak MARİ'yi öküz ırmağı diye düşünmek mümkündür. Ami ve Mari adlarının öküz ile ilgili olması ve Türkmenistan'da günümüzden 6000 yıl önceye ait öküz başı heykelleri bulunması bir kanıt mıdır? Öküzün kutsallığını göz önünde tutarsak, çok doğal bir gerçekliktir.
Mar sözcüğünün öküz anlamında olmasını biz Babil'in en büyük tanrısı sayılan MARDUK sözcüğünde görmekteyiz. (MARDUK Sümer dilinde MAR-UTUK (MAR-UT) şeklinde de vardır. Yani, güneşin genç öküzü anlamında olarak Babil'in kent tanrısıdır. (M.Ö. 2000 yılı) O ilk olarak M.Ö. 2600 yılından bilinmektedir. Hamurabi'nin döneminde MARDUK'un önemi daha da artarak Kassitler’de ise (M.Ö. 2000. yılın ikinci yarısında) Babil'in devlet tanrısı derecesine kadar yükselmiştir”.[44]
Yeri geldikçe, eski dönemlerden beri Volga ırmağının orta kesiminde yaşayan MARİ halkını da hatırlatmak anlamlıdır diye düşünüyoruz. Bu halk konusunda büyük şöyle bilgiler var:  "MARİ halkı Fin-Uğur halklarına bağlıdır. Onlar Sovyetlerde esasen  ACCR’de  yaşıyorlar. Bunun gibi Mariler Başkurdistan'da Udmurt'da, Tataristan'da Gorki'de başka yerlerde yaşıyorlar. Mariler XVI. yüzyıldan itibaren XX. yüzyıla kadar hristiyanlaştırıldı. Ancak onların eski dinleri animizm idi.”[45]
Bilindiği gibi Fin-Ugor ve Ural-Altay dilleri aynı dil topluluğundandır. Neticede, Mari halkının adı da bu dil topluluğuna aittir.
M.Ö. 1000 yılına ait Türkmenistan'daki Margiyana uygarlığını da dikkate alırsak, Marı, Marguş ve Margiyana gibi Türkmenistanın eski uygarlıklarını simgeleyen adların aynı kökden olduğunu görüyoruz. Buna ilâveten Afgan Türkmenlerinin şimdi yaşadıkları yerlerdeki Marçav ve İran Türkmenlerinin yaşadığı yerlerdeki Marava Tepe ve Azerbaycan'daki Maraga, Anadolu'daki Mardin kentlerinin adlarına da dikkati çekmek istiyoruz. 
Genellik’le Aratta, Marı, Mada (Med), Kenger (Küngür) gibi en eski yurd adlarının Türkmenistan’da, Azerbaycan’da, Mezopotamya’da ve Anadolu’da aynen tekrar olması, bizim en eski atalarımızın devamlı olarak doğudan batıya akın etmesini anlatmaktadır. Bunun aynısı son dönemlere ait olan Şamahı, Şirvan, Diyarbekr gibi adlar da aynı bölgelerde tekrar olmuşdur. 















I

Türkmenistanin Mari vilayetinden bulunmuş bir eski tapinagin restore edilmiş resmi ( m. ö. 2000 yila aid)

(Türkmen Medeniyeti jurnalı 1994-1 Aşkabat, s. 33)












II
A- Türkmenistan: Altından yapılmış öküz başy, m.ö. 4,000 (bazilere göre 3,000). (Turkmeniya, 1987 Moskova, s. 31)

B- Mesopotamya: Bronzdan yapılmış öküz başı, m.ö ,3000 yıl.
( Mesopotamien. Jean-Claude Margueron 1978 München, s. 45)





3.     İnanç Sistemleri

     3.1.Genel Kavramlar:

Dinin ortaya çıkışı konusunda teoriler ve Türklerin İslâmdan önceki dinleri konusunda kısa bilgiyi Muzaffer Sencer’den biraz kısaltarak aynen aktarmayı doğru bulduk: “Türklerin, İslâmlık öncesi inançlarıyla ilgili kaynaklar, ayrı din teorilerine konu olan totemizm, animizm ve natürizm öğelerinin bir arada bulunduğu ve Şamanizm adı verilen bu sistemin, bu inanç ve pratiklerin toplamı sayılabileceğini göstermektedir. Bu bakımdan ayrı din teorileri olarak sunulmakla birlikte dinlerin evriminde ayrı ayrı aşamalar olan adı geçen din sistemlerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.

3.2.Totemizm
Genel insanlık tarihinde ilk olarak Mac Lennan tarafından bağlanan “totemizm” Durkheim’e göre en temel ve en ilkel bir kült olarak bilinen en ilkel ve en basit bir örgüt içinde klan örgütünde geçerlidir. Klanı meydana getiren bireyler kendilerini bir akrabalık bağıyla, ama çok özel türden bir bağla birleşmiş sayarlar. Bu akrabalık, onların birbiriyle belli kan bağlarının bulunmasından ileri gelmez, onlar sadece aynı adı taşıdıklarından akrabadırlar. Bu ad, aynı zamanda, kendisiyle çok özel ilişkilerin bulunduğuna inanılan belli bir maddî nesneler türünün de adıdır. Bu ilişkiler akrabalık ilişkileridir. Klanı kollektif olarak göstermeye yarayan nesneler türüne “totem” denir. Klanın totemi aynı zamanda üyelerinden her birinin de totemidir.
Her klanın ancak kendisine özgü olan bir totemi vardır ve aynı kabilenin iki ayrı klanı aynı toteme sahip olamaz.Totem olarak kullanılan nesneler, çok büyük bir oranda, ya hayvanlar ya da bitkiler dünyasına, özellikle de ilkine özgüdür.
Totem yalnız bir ad değildir, bir amblemdir. Totem yalnız bir ad ve amblem değil, gerçek bir kutsal nesne tipidir. Totem klan üyeleriyle totem olan nesne arasındaki töz (cevher) birliği anlamına gelmektedir. Totemin basitleştirilmiş şekli eşya vb. üzerine kazılmaktadır. Görüldüğü gibi, totemizm, temelce klan birliğini temsil eden bir sembolün kutsallaştırılmasıdır.

3.3. Animizm:  Dinlerin kökeniyle ilgili bir sistem olarak ana çizgileriyle animist teoriyi kuran Tylor’dur. Ondan sonra teoriyi geliştiren Spencer, onu birtakım değişiklikler yapmaksızın yeniden tekrarlamamış olmakla birlikte, genellikle sorunlar her ikisi tarafından da aynı terimlerle konmuş ve benimsenen çözümler aynı olmuştur.
Tylor ve Spencer’e göre ruh kavramı, dinin temel kavramıdır. İlk insan basit bir yanılgının sonucu olarak rastgele bu kavrama ulaşmıştır. Düşlerinde bedenî bir yerde durup kalmışken kendisinin şurada burada dolaşması ve çeşitli işler yapması yüzünden, o, kendisinde iki varlığın bulunması gerektiği çıkarımında bulunmuştur. Yine düşlerinde bedenleri düş görülen yerde olmayan kimseleri görmesi ve onlarla konuşması yüzünden, onların da kendilerinde iki varlığa sahip olmaları gerektiği yargısına varmıştır. Böylelikle giderek her bireyin bedenden ayrılma ve uzaklarda dolaşma gücünde bir eşinin, bir başka kendisinin bulunduğu kavramına ulaşmıştır. Bu eş, kişiye benzemekte ama ondan çeşitli özelliklerle ayrılmaktadır.
Bu eş “ruh” tur. Bu ruhsa bir “tin (spirit)” değildir, kendisinden ancak olağan dışı durumlarda ayrıldığı bir bedene bağlıdır. Ruh, ancak kendisini değiştirerek bir tin olabilmiştir. Öte yandan ölümün sadece bir uzun baygınlık veya uzayan bir uyku olduğunu düşünen ilk insan, bedenin uyanacağına, sonunda dağıldığını görmüştür. Böylelikle ruhun serbest kaldığını ve cisimlenmemiş bir tin meydana getirdiğini varsaymak zorunda kalmıştır. Böylece herhangi bir organizmadan ayrılmış ve mekânda serbest kalmış tinler doğmuştur.
            Artık ruh biçim değiştirmiştir. Bu insanın bedenini canlandıran basit bir hayat ilkesinden, bir tin, iyi veya kötü bir cin hatta bir tanrılık doğmuştur. Ama bu tanrılaştırmaya ölüm yol açtığından, insanlığın bilinen ilk kültü, ölülere, ataların ruhlarına yönelmiştir.
Serbest kalan ruhların yaşayan varlıklar arasında dolaştıkları ve her türlü iyilik ve kötülüğün onlardan geleceği inancı, insanı, bu ruhların kötülüğünden kurtulmak için birtakım yollara başvurmak zorunda bırakmıştır. Böylece ilk törenler cenaze törenleri, ilk kurbanlar göçmüşlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ayrılan besinleri sunma, ilk sunak mezarlarıdır. Bu cümle anlaşılmıyor!
            Ata ruhlarının ayrı bir varlık alanı meydana getirdiği inancından hareket eden bu sistem, doğa üstü dünyadaki ata ruhlarının yöneticiliğiyle, kutsallığın baba yoluyla geçtiği ilkesine dayanır. Bu bakımdan, soy üyeleri ata ruhlarını kutlayarak onlar adına yanan soy “od”unu söndürmemeye çalışmışlardır.

3.4. Naturizm: Animizmin temelindeki postüla, dinin hiç olmazsa kökçe, hiçbir fiziksel gerçekliği göstermediğidir. Ama Max Müller, karşıt bir ilkeyle işe girişir. Ona göre, dinin, bütün otoritesini aldığı bir deneye dayandığı bir aksiyondur. Müllere göre “din” eger, “bilincimizin yasaya uygun bir öğesi olarak yerini alacaksa, diğer bütün bilgiler gibi duyulur deneyle başlanmalıdır. Gerçekten Max Müller ve diğer Sanskritçe araştırıcıları, dinin kaynağını bir başka doğrultuda, dış doğanın insan üzerindeki etkisinde aramışlardır.
Tanrıların adları genellikle, ya hâlâ kullanılan cins adlar veya orijinal anlamı bulunabilecek önceden cins olan kelimelerdir. Bunların her ikisi de ana doğa olaylarını gösterir. Örneğin Hindistan’ın ana tanrılarından birinin adı olan “Agni” kökçe duygularımızla algılandığı şekilde ve herhangi bir mitolojik ekleme olmaksızın yalnız maddî ateş olayını göstermiştir. Bu ve buna benzer olaylar, bu toplumlarda doğanın biçim ve güçlerinin, dinsel duygunun kendisini bağladığı ilk objeler, tanıştırılacak ilk nesneler olduğunu göstermektedir.
            Müller “ilk bakışta” der, “doğadan daha az doğal hiçbir şey yoktur. Doğa en büyük sürpriz, bir korku, bir şaşkınlık, bir durağan mucizedir ve süreklilik, değişmezlik ve düzenli olarak tekrarlanmaları yüzündendir ki bu durağan mucizenin belli görünüşleri, önceden sezebilirlik, olağanlık, anlaşabilirlik anlamında doğal sayılmıştır. İlk zamanlardan başlayarak dinsel düşünce ve dili doğuran, bu geniş sürpriz, korku, şaşkınlık, mucize alanı, birbirinden ayrı olarak bilinmeyen, başka bir ifade ile sonludan ayrı olarak sonsuzdur.” Bu sonsuzun duyumlanmasından din çıkmıştır.
Bununla birlikte, gerçekte din, ancak bu doğal güçler, artık zihinde soyut bir biçimde gösterilmedikleri zaman kurulur. Bu güçlerin, kişisel etmenler, yaşayan ve düşünen varlıklar, tinsel güçler ve tanrılara dönüşmesi gerekir. Max Müller’e göre, düşünce üzerine yaptığı etkiyle bu biçim değişimini doğuran dildir.
Kendisinden kullandığımız bütün kelimelerin çıktığı ve bütün Hint-Avrupa dillerinin temelinde bulunan “kök” ler, iki belirgin karakteristik gösterir. Önce, kökler geneldir, yani, özel nesne ve bireyleri değil, tipleri hatta aşırı genellikteki tipleri gösterir. İkinci olarak, bunların karşılık olduğu tipler, obje tipleri değil, eylem tipleridir. Bunlar, canlı varlıklarda, özellikle insanlarda görülen en genel eylem biçimlerini gösterirler.
İşte kökenleri yüzünden, bu kelimeler, doğa güçlerini, ancak insan eylemlerine en yakın görünen belirtileriyle gösterebilirler. Örneğin, güneş, boşlukta altın oklar atan “bir şey” olarak adlandırılmıştır. Ama, doğal olaylar, bu şekilde insan eylemleriyle karşılaştırıldığından, onların bağlandığı bu “şey” zorunlu olarak az çok insanlara benzeyen kişisel etmenler biçiminde anlaşılmıştır.
Böylece dil, duyulara açık olan maddî dünya üstüne, hiçten yaratılan ve fiziksel olguların nedenleri sayılan tinsel varlıklardan meydana gelen yeni bir dünya koymuştur.
Bir kere bulunduktan sonra, tinsel dünyayı gösteren kelimeler, sınırsız genişleme gücü kazanmış, böylece bir pantheon, bir tanrılar hiyerarşisi yaratabilmiştir. İnsanın kendi ruhu, fikri ikinci dereceden bir gelişmedir ve atalara tapınma dini, daha önemli olan doğaya tapınmanın bir yansımasıdır.
Bu üç teorinin dayanağını ve içeriğini meydana getiren inanç ve pratiklerin, birbirine karşıt ve ayrı ayrı dinin kaynağını açıklayan sistemler olmaktan çok, -hiç olmazsa Türklerin dinleri söz konusu olduğunda- birbirini izleyen dinsel gelişme dönemleri olduğu düşünülebilir.”[46]  

3.5. Şamanizm
Türklerin dinsel evrimlerini belirledikten sonra, totemizm, animizm ve naturizm öğelerinin bir bileşimi olan şamanizm inanç ve pratikleri üzerine durmak yerinde olacaktır. Eski Türklerde bir ve büyük Tanrı hakkında açık bir inanç ve anlayışın bulunup bulunmadığı kesinlikle bilinmemektedir. Çin kaynaklarının belirlediğine göre Orta Asya’da devlet kuran sülâlelerin hepsinde Gök tanrı kültüne rastlanmaktadır. Göktürk yazıtlarından VI. ve VII. yüzyıllarda, Gök tanrı hakkındaki inançların gelişmiş olduğu, “Tanrı” adının tek başına, başka tanrılarla karıştırılmadan söylendiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Göktürk ve Uygur hakanlığı döneminde, maddî bir varlık olarak tasarlanan, Gök’le onun sahibi olan ruh birbirinden ayrılmamış olsa gerekir. Kaşgarlı Mahmut’un “Tengri” sözcüğünü açıklarken ”   kâfirler göğe tengri derler, yine bu adamlar büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi, gözlerine ulu görünen her şeye tengri derler. Bu yüzden bu gibi şeylere yükünürler (tapınırlar)” demesi, Eski Türklerde “tengri” sözcüğünün görünen gökle, ulu varlık anlamına geldiğini, maddî bir varlık sayılan gökle büyük bir gücün aynılaştırıldığını göstermektedir. Bugünkü şamanist Türkler, “tengri” kelimesini eski Türkledeki anlamıyla kullanmakta ve bizdeki anlamıyla “gök” kelimesine dillerinde yer vermemektedirler.
            Güneş, ay, yıldız, yıldırım ve yelle ilgili inançlar, Gök tanrı kültüyle ilişkilidir. Altaylı şamanistler güneşle ant içerler. Altaylılara göre Güneş ana, Ay atadır. Şamanistlerin inançlarına göre, güneş ve ay tutulmasının nedeni, güneş ve ayın kötü ruhlarla çarpışmaya girişmesi ve bazen yakalanarak karanlık dünyasına sürüklenmesidir. Bütün Türk lehçelerinde bu olayın “tutulmak” la açıklanması, eski bir inancın izlerini gösterir. Güneş ve ay tutulduğu zaman, şamanistler bunları kötü ruhların elinden kurtarmak için bağırır çağırır, davul çalarlar.[47]

4. Sümerlerin ve Eski Türklerin Dinî İnançlarının Karşılaştırılması
Metnin bu bölümüne girişte iki meseleyi göz önünde tutmak gerekiyor. Birincisi, Sümerlerde insanların dünya, insan ve toplum ilişkileri konusundaki bütün düşünceleri ve bu cümleden olarak, destan ve lirik gibi sanatsal edebiyatın çeşitli türleri de ekonomik ve toplumsal ilişkiler konusundaki düşünceleri de doğrudan doğruya din ile ilişkilidir. İkincisi, bilim adamlarının açıklamasına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm dinlerindeki inançların bunun gibi de Yunan mitolojisinin hemen hemen hepsinin kaynağı ve mayası Sümerlerin ürettiği ilginç uygarlık olmuştur. Örnek olarak dünya ve insanın yaradılışı, cennet ve cehennem, insanın cennetten kovulması vb. konulardaki düşünceler ve gene, Nuh Tufanı destanı Sümerlerin din ve inanç sistemlerinde üretilmiş, sonraları onların mirasçıları olan kavimler arasında ortaya çıkmış dinlere girmiş, zamanın koşullarına uygun olarak mükemmelleşmiştir.[48]
            Bu bölümde Sümerlerin dinî inançları ile Türklerin İslâmdan önceki çok eski dönemlere ait  inançları arasındaki benzerlikleri ve buna ilâveten, birkaç dinî terimlerin de günümüzdeki Türkmen sözcüklerine yakınlığı ve onların köklerinin bir olması ihtimalini izah etmeye çalışacağız.

4.1. Sümerlerin Evren Anlayışı                                                     
           "Sümerlerin dini, yazı vesilesiyle bilinen en eski dindir. Bu yazılar Sümerlerin dinî inanışlarını yansıtmanın dışında, bütün insan yaşayışının çeşitli yönleri konusunda manevî ve felsefî bakışlarını betimlemektedir. Bu metinler, yaşayış ve ölümün en nihai sırları konusunda böyle ikna edici açıklamaları öne sürmek ve çeşitli şekilde yansıyan mitleri miras bırakmak vesilesiyle, sonra yüze çıkan dinlere devamlı tesir etmiştir. Tarihî olaylardan ve çeşitli konulardan meydana gelen bu formüller insan toplumlarını devamlı rahatsız eden temel sorunları cesaret ve açıklıkla ortaya koyyor:  Biz kimiz? Biz nereden geldik? Biz nasıl bu düzeye eriştik?
            Mezopotamyalılar bu sorulara doğrudan ve anlamlı (elbette günümüzdeki çağcıl bilimsel yöntemler arasında yer almayacak şekilde) cevaplar veriyorlar. Onların düşüncesine göre yer etrafı sınırsız boşluk ile çevrilmiş ve çevresi gök kubbe ile sınırlanmış bir düzlemden ibarettir. Bunların  hepsi birleşerek evren kavramına geliyor. Buna Sümer dilinde AN-Kİ yani gök-yer (gök ile yer) deniliyor. Gök ile yer arasındaki hacmi dolduran maddeye ise LİL yani yel, hava deniliyor. Yer ile gökün etrafını daima dalgalanmakta olan uçsuz bucaksız sular çevreliyor.
            Sümerlerin düşüncesine göre, ezelden-ebede kadar kalan varlık sudur. Her şeyin kaynağı ve mayası sudur. Bilim, evren kendi gök kubbesi ile, yeryüzü, yer ile gök arasını dolduran atmosferde ışık saçmakta olan sayısız yıldızlar, ay, gün, yaradılış ve yaşayış, bu cümleden olarak, insanın yaradılışı ve uygarlığın gelişme ortamı, bunların hepsi o sudandır.”[49]
4.2. Çok Tanrılık (Politeizm)                                                                      
           Eski Türklerde de, Sümerlerde de çok tanrılı inanç sistemi vardır. Sümerler doğanın dört temel görüntüsü ile ilgili dört ulu tanrı, belki yüzlerce belki de binlerce ikinci dereceden olan yarı tanrı ve tanrıçalara inanmışlardır. Bu yarı tanrılar genellikle Türkmenlerin inandığı Iye, Pir, Peri ve Al (A:l) gibi insan üstü güçleri ile farklı değildirler. Sümerolog Soden bu kadar çok tanrının ilginç ve düşünülmesi zor olduğu konusunda şöyle yazıyor:  "Sümer metinlerini okuduğumuzda ilk dikkati çeken konu olağanüstü çok sayıda tanrılar ve onların adlarıdır. İlk açıklanan tanrı adları listesinde hemen hemen M.Ö. 3000 yılın ortalarında yüzlerce tanrının adı kendini gösteriyor. Sümerlerin son dönemlerinde ise onların sayısı daha da artıyor. Sümerlerin kendilerinin kuşkusuz abartma ile verdiği tanrı sayıları 3600'dür. Babil'in dar sınırında bu kadar çok tanrıya inanılmasının mümkün olduğunu kavramak pek zor"[50]  
"Onlar sayılarının çokluğu ve çeşitli olmalarına rağmen belli bir düzen işleten panteon fantezisi vesilesiyle genel bir uyum içerisindedir. Tanrılar kendilerinin şahsî önemi ve bıraktığı tesirlerine göre belli bir hiyerarşi düzenine uymaktadır. En ulu tanrılar doğanın dört gücüne egemen dört tanrıdan ibarettir:  Gök tanrısı:  AN (Anû), hava ve yel tanrısı  EN-LİL, yer tanrısı (yer ile su) EN-Kİ ve yerin ulu tanrısı NİNHURSAK’tır. Bu dördü tanrılar dünyasının en üstünde oturuyorlar. Bunlar dünyadaki tüm güçleri ve varlıkları plânlayarak yaratıyorlardı. Bu dört tanrının rolü zamanla belli toplumsal, ekonomik ve siyasî şartlara uygun olarak değişiyor. M.Ö 4000 yılından itibaren AN (Anû) birinci yerde duruyor. Sonra Uruk kentinin düşmesiyle kendi yerini kaybederek M.Ö. 2500 yıllarında EN-LİL onun yerine sahip oluyor. Sonraları, EN-LİL'in NİN-LİL adında bir genç kız tanrıya hürmetsizlik ettiği için diğer tanrılar tarafından yer altına sürgün edilmesiyle tanrıların önderliği EN-Kİ'ye geçer."[51]  
EN-Kİ'nin kızı İN-ANNA Sümerlerde güzellik sembolü şeklinde görülmektedir. Yunanlıların Afrodit'i (Roma'da Venüs) İN-ANNA'dan örnek alınarak türetilmiştir (Kramer 1971, 102-105). Yukarıda adı geçen tanrılar yurdun siyasî düzenini yaratmak ve kendi yarattığı insanları çeşitli tehlikelerden korumak ve yaşamın maddî ve ruhî meselelerinde onlara yardımcı olmak için çok sayıda tanrıları belli bir görevle gönderiyorlar. Bütün yurdun Sümerlerin inandığı tanrılarına ait olduğu fikri hakimdi. Yurdun (kentlerin) bu göze görünmeyen hakimlerinin çok büyük tapınakları olmuştur. Bu binalar, halkın üstünden bakması için, çok büyük ve yüksek yapılırmış. Tanrılar siyasî hâkimiyet ve dinî rehberlik görevini kendi üstüne almış ruhanî hakanlar gibi temsil ediliyordu."[52]
Bu tanrıların rolünü Kramer şöyle açıklıyor. “EN-LİL, ME'lerin (Belli tanrılar topluluğu B.G) yaratıcısı olmalı... ME’lerin olması Mezopotamyalılar için bu şaşalı dünyada onların rahatlığa, güvenliğe olan isteklerinin temin etmesi anlamını taşımaktadır. Onların arzusu dünya ve sudaki tüm yaratıkların bir defa yaratıldıktan sonra gelecekte de kendi durumlarını muhafaza etmelerini sağlamak ve onun yitip yok olmasına meydan vermemektedir. Yüzden fazla ME vardı. Dünya hayatının her yönüne özgü bir ME vardı; Tanrılar, insanlar, yer-yurt ve kentler, saraylar, tapınaklar, sevgi ve yasa, gerçek ve yalan, barış ve savaş, saz sanatları, din ve gelenekler ve bunun gibi her bir el sanatının da kendi ME’si vardı.”[53]
Görüldüğü gibi Sümerlerin bu inançları Türkmenlerinkine yakındır. Yukarıda zikrettiğimiz ME'ler Türkmenlerin inandığı Eye (sahip), Pir, Evliya gibi güçlere çok yakındır. Örneğin Türkmenlerde de belli bir dağın, derenin, ormanın, ırmağın göze görünmeyen (ve bazen görünme ihtimali olan) güçler (iyeler) tarafından korunmakta olduğuna inanılagelmekte ve öyle yerlerden biraz korku ile geçilmekte idiler. Öylece de birtakım pirlere (koruyucu, yardımcı) inanılmıştır. Örneğin yel piri, saz sanatın piri (Aşık Aydın Pir) ineğin piri (Zengi Baba). Belli birisi ağır duruma düştüğünde, meselâ hasta olduğunda, bu pirlerden yardım temenni ediyorlardı. Bu inançlar bazen günümüzde de devam etmektedir. Bu gibi inanç Köroğlu gibi eski destanlarımızda da vardır. Örnek:  “Pir olmazsa merdin işi haraptır”.
Bu konuda Türkmenlerin islamdan önceki dini inançlarını araştıran Kalafat, şöyle yazıyor: “Türkmenlerin İslamdan önceki dini Gök Tanrı Inancı idi. Türkmen’de Göğe, Asman derler ve mavi anlamına gelir. Gök Tanrı bütün canlı ve cansızların emiri idi. Gök Tanrı inancındakı Od ile Avesta’dakı Od farklıdır. Benzerlikleri olabilir. Ancak, Gök Tanrı inancı Zertüşdizm’den daha eskidir. Gök Tanrı inancında yerin de itibarı vardır. Ölünün defni anlamında “Yere Caylandılar”, “Yere Düğnemek”, “Şu gün şu kişiyi yere caylandırdık” “Şunu yer aldı” denir. Artık o şahsın hayatı yerde devam eder.
Türkmenler’de Tanrı, Huda demekdir. Türkmen halkının iki kutsiyeti vardır. Birisi Tanrı, diğeri Hakan’dır. Buğra Han, Hakan’dır. Han, Hakan’dan küçüktür. Hakanın mahiyetinde bir çok han vardır. Türkmen halk inancına göre dünya öküzün boynuzundadır.
           Türkmenler arasında “Burkut Ata” inancı çok ilgimizi çekti. Deli Dumrul tiplemesinin “Çömçe Gelin” rolünü üstlenmesi ve “Ata” olarak anılması oldukça düşündürücüdür. Burkut Ataya Burkut Peygamber de denilmektedir. Efsane veya menkıbeye göre, çok kurak bir mevsimde Burkut Ata Tanrı’ya el açar ve “Tanrı isen yağmur gönder, yağmur vermezsen sen Tanrı değilsin” der. Tanrı da kulu Burkut’a “Ben yağmur yağdırırsam sen Tanrı’ya ne adarsın?” der. Burkut Ata da “Kırk gün geceli gündüzlü bir ayağımın üzerinde duracağım, yağış yağdır. Bu ibadetim sana armağanım olsun” der. Daha sonra yağmur yağar. Böylece Burkut Divane, yağmuru’un iyesi olarak bilinir. Müsülmanlıktan evvel olan bu inanca göre, Burkut Ata, tarlasını sürerken, bulutları kamçısı ile kovar, toprağın sürümünün, kolay olmasını sağlardı.
Burkut Ata Allaha “cehennemi yok et ulu Tanrı, bütün insanlar cennete gitsin” diye yakarmış. Ulu Tanrı da Burkut Ata’ya “Bütün cehennemlikleri değil de bir kısmını affederim” demiş. Bu efsane veya menkıbeye göre, tek bir erkek evladı olan kimsenin, bu evladı ölecek olsa Atası, Ulu Tanrının bağışlaması için Burkut Ata’ya aracı olması için yalvarır.”[54]                                                               
Aynı inançların eski Kırgız Türklerinde de var olduğu hakkında Kılıçev’in Nevruz bayramı ile ilgili makalesinde şu bilgiler vardır:  “Ezelki Kırgızlar, her türlü dinlere inandıklarını (Şaman, Maniheyizm, Budda, daha sonra Islam) ve suu, dağ pirlerine tapınıp geldikleri herkesçe malumdur. Onlar güreş pirine “Umay ene”(Umay anne) diyorlardı ve onu dünyadaki her şeyin başıdır diye anlıyorlardı. Bir de ot (ateş) pirini insanlar yaşadıkları çevresindeki cin-şeytanları yok edecek diye inanıyorlardı. Bundan dolayı, onlar eski yılla vedalaşıp yeni yılı karşıladıkları “Nevruz” bayramında birbirlerine dileklerini söyleyip, “alas-alas” söyleyip, ateş üstünden sekirişip, çam ağacından yakıp, ondan çıkan dumanı ailesinin ve eşyalarının üstünden üç defa dolaştırıp cin-şeytanları kovuyorlardı. Kırgız halkı, çok eskiden beri “Nevruz” bayramını kutluyorlardı...”[55]
Yukarıda zikrettiğimiz gibi eski Türklerde de Sümerlerde olduğu gibi tanrılara ve yarı tanrılara, tanrıçalara inanılmıştır. Onlar bu tanrılara “Han” lâkabını vermişlerdir. Bu konuda Karalıoğlu da şu bilgileri vermektedir: “Türkler, Mavi Gökyüzü’nün ve Kara Yerin arasındaki yeryüzünün tanrısına Kara Han derler. Tanrı Kara Han, bu ülkeleri kendisi yönetmez; aydınlık ülkelerin yönetimini göğün on yedinci katında oturan oğlu Bayülken Han’a, karanlık ülkelerin yönetimini de Erlik Han’a bırakır. Bayülken Han iyilikleri kutlayan Hayır Tanrısı’dır. yeryüzünü yöneten tanrılarla perilere Yersuklar denir. Toprak, su, ateş, demir ve ağaç Türklerce kutsal sayılır. Büyük törenlerde Bayülken Han’a beyaz, Erlik Han’a da yağız atlar kurban edilir. Eski Türkler kötü ruhlara cin derler; dünyanın kötü ve iyi ruhlarla dolu olduğuna inanırlar.”[56]
Bu dinî inançların birbirine benzerliği konusunda ünlü Sümerolog Hommel şöyle yazıyor: “Yukardaki olgulara dayanarak, Sümerlerin Ural Altay dil grubu ile yakın ilişkisi vardır diyebiliriz. Öylece de din, mitoloji ve hayvanlar dünyasında da çok şaşırtıcı ilişkiler ortaya çıkar. Bu ise saf dil karşılaştırmalarının ardından diğer önemli sonuçları veriyor. Sümerlere ait en eski metinler, kötü tanrıların kahrından korunmak için din adamları tarafından ifade edilmiş formüllerden ibarettir. Bu dualar devamlı olarak gök ve yer tanrıların adları ile ilişkidedir. Onlar diğer tanrıların üstünde en güçlü tanrılar olarak meydana geliyor. Babil'in en esaslı panteonlarının arasında Sümerlerin en ulu üç tanrısı daha görkemli görünmektedir. Bunlar ANU (gök tanrısı), EN-LİL (hava tanrısı, yel tanrısı), EN-Kİ (yer tanrısı) ve bunun gibi de EA (E Sümerce ev demektir B.G) yani yer ile gök aralığını dolduran hava hacmine sadece yardımcı olarak girmiş Ay durağıdır. Aynı inancı biz günümüze dek Şamanizmi koruyagelmiş Şamanlarda da görüyoruz. Burada da yukarıda görüldüğü gibi gök ve yer tanrıları en esas rol oynamaktadır. En eski Türk yazıtlarında da ilkel kozmolojideki mavi gökte “Gök Tanrı” ve kara yerde ise “Yagız Yer” ile başlandığını öğreniyoruz. Bu ikisinin aralığında ise “insan dünyası” yerleşiyor. Gök, hem kudret hem de cömertlik yapıcı (bereket verici) ve hayır sembolüdür. Onun adı devamlı olarak yalnız tek başına veya yer ile birlikte geçmektedir.”[57]
Türkmenlerin Sümerler ile birbirine çok yakın olan inançlarının bir parçasını da onların çok eski dönemlere ait inançlarında ve masallarında görüyoruz. Örneğin:  yeryüzünü iyi ve kötü, ak ve kara cinlerle, ruhlar veya devlerle dolu görmeleri, onlar ile insanlar arasında devamlı ortaya çıkan mücadelelere inanmanın kalıntılarıdır. Bu gibi inançların Sümerlerdeki örneğini Soden şöyle izah ediyor: “Sümerlerde iki tür sihircilik vardı:  Kara sihir insanları ağır durumlara sokarak kötülükler getiriyordu. (Türkmence’de kargış, lânet, B.G) ak (beyaz) sihiri ise devleri, kötü iyeleri insanın çevresinden kovmak ve onları ağır günlerden, olumsuzluklardan kurtarmak için kullanılırdı (alkış B.G). Kara cinlerin alkış-dualara karşı girişim için gösterdiği çabalar konusunda da geniş ölçüde söz ediliyor. Biz burada Sümerlerin nasıl devamlı zarar verici sihirlerin korkunç olduğuna inanarak endişeli yaşadıklarını görüyoruz. Sümerler kötü “udug” ların varlığına karşın iyi udugların (devlerin) varlığına da inanmışlardır. Sümerlerin diğer devleri  “DİMME” ve yel-dev “LİL” dır. Onların bir çoğunluğu da ölenlerin ruhu “GİDİM” dir. (“Gid” sözcüğü Sümer dilinde uzaklaşmakdır. B.G.). Bunların hepsi “yedi yamanlar” (yedi kötüler) lâkabı ile birleşiyorlar. Yel kızı “KİSKİL-LİLLA” ve çocuklara zarar veren DİMME'nin karşısına çıkmak için (onlardan korunmak için) özel dualar veya sihir sözleri vardır.”[58]
Yukarıda tasvir edilmiş Sümer inançları ve geleneklerini okuduğumuzda Türkmenlerin “Ata boyunda” 60'lı yıllara kadar muhafaza edilmiş “zikir” törenleri tam olarak göz önünde canlanmaktadır. Belli bir ruhun hastayı sağlığa kavuşturmak amacı ile düzenlenen bu törenlerde, eski şamanları yansıtan “porhan” (Kutub) hastayı kara cinlerden kurtarmak için şaşırtıcı hareketler yaparak, özel dualar okur, hatta elindeki kamçı ile onları evden kovardı.
Yukarıda izah ettiğimiz gibi eski Türkler kendi tanrılarına “han” lâkabını veriyorlardı. Aslında belki de onlar diri iken kutsallık seviyesine yükselen hürmetli “hanlar” olmuşlardır. Sümerlerde de aynı durumun oluştuğu konusunda Kramer şöyle yazıyor:  “Sümerlerin diğer zikir etmeye lâyık kralları da URUK sarayında MESGİ AGGAŞER’in yolunu devam ettiriyorlar. Onlardan bazıları kendi halkının üzerinde öyle derin bir etki bırakıyor ki, öldüklerinden sonra bir tanrı derecesinde hürmet görüyorlar. Onların arasında DUMUZİ adında birisi, üretim ve bereketi açan (cömertlik eden) tanrı derecesinde Mezopotamya'nın tanrılar dünyasında en önemlilerinden sayılmıştır. Belki de onun “Kült”ü Yakın-Doğunun diğer kavimlerinin dinlerine de etki etmiştir. Örneğin, Yahudiler onu “Temmuz” adıyla tanıyorlar. İbranî takvimlerinin bir ayı günümüze kadar “Dumuzis” adını taşımaktadır ki bu Samilerin “Tammus” adıdır.”[59]
Biz burada Hakanların tanrılaşmasını açıkça görüyuruz. DUMUZI’nin adına gelince, Türkmenlerde de üç ay yaz mevsimine “Tomus” denilir. Sümerlerde de Haziran-Temmuz ayları dönemine domuzi denir, yine Türkiye’de de Temmuz kelimesi ay adı olarak kullanılmaktadır. Burada en eski Türklerde de Sümerlerdeki gibi hakanların tanrılaşmasından bir örneğe dikkati çekiyoruz: “Eski Türkler’in Şamanizm öncesindeki dini “Gök-Tanrı Dini” idi. Burada göğün kendisi değil, göğün simgelediği kutsallık ön plandaydı. Yani göğün kendisine tapılmıyordu. “Ruhsal Yönetici Mekanizma”ya da bir başka ifadeyle “Kozmik Hiyerarşi” fikri “Gök-Tanrı dini”nin özünü oluştuyordu. Hunlar’da “Tengri” yani Tanrı sözcüğüne karşılık geliyordu. Birbirlerine komşu olan iki ulusun benzer sözcük kullanmaları son derece doğaldır. Yine benzer bir şekilde hem Çinliler’in İmparatorlar’ı, hem de Hunlar’ın Kağanlar’ı “Tanrı’nın Oğulları” olarak nitelendirilmekteydi. Türk Mitolojisi’ni oluşturan çeşitli ögelerden de rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, Türk Kağanları’nın Göksel irtibatları bulunmaktaydı. Bu nedenle de gerek mitolojik Türk Kahramanları, gerekse de tarihte yaşadığı bilinen Kağanlar “Tanrı’nın Elçisi” olarak nitelendirilmekteydi.”[60]
“Mao-Tun (Mete) (İ. Ö. 209-174) un başkanlığında, atlı göçebe bir uygarlığa sahip olan ve biraz tarımla uğraşan Hsiung-Nu’ların Çin’e egemen olmak istemelerinin nedeni, uyruklar arasında elden geldiği kadar fazla köylü olarak besin sorununu sürekli bir şekilde çözümleme isteğidir. Böylelikle ticaret ve yağmacılık gereksiz olacaktır. Bu yüzden, Çin’e egemen olabilmek için Hsiung-Nuların hakanı da göğün oğlu olarak görünmek zorunda kalarak Çin İmparatoru gibi Tengri Kutu (göğün oğlu) adını almıştır. Mao-Tun döneminde büyük bir güç hâline gelen Hunlar onun ölümünden sonra parçalanmışlardır. Çin kaynaklarına göre, çoğunluğu büyük bir şef çevresinde birleşmiş bir kabileler konfederasyonu şeklinde kurulmuş olan büyük step imparatorluklarının başlarına önceleri “shan-yû” denilmişti, M. Ö. 3. yüzyılda “Tengri Kut”, daha sonra da “Kagan” adı verilmiştir.”[61]
“Mete Çin hakanlarına gönderdiği mektuplarda kendisini gök ile yerin doğurup ve gün ile ayın tahta çıkardığı Hunların “Büyük Tanrı Kutu” diye tanıtıyor.”[62]                  
Krallar ile tanrıların arasındaki ilişkilerin Mezopotamya'da ve Mısır'da birbirine tam aykırı durumda olduklarını ;Geis; şöyle izah ediyor:  “Mezopotamya'da krallar, kral-din adamı (EN) yerinde, tanrıların yeryüzündeki en üst derecedeki vekili ve temsilcisidir. Ancak Mısır'da bunun tersine krallar, şahsîleşmiş (maddîleşmiş) tanrılar sayılıyor.”[63]                                                 
Yukarıda gördüğümüz gibi hakan ve tanrı arasındaki ilişkiler eski Türklerde Sümerlerdeki gibi olmuştur. Ancak Sümerlerin komşusu olan Mısır'da bambaşka olması çok anlamlıdır diye düşünüyorum.

4.3. Yaradılış Destanı
           Dünyanın ve insanın yaratılması, insanın cennetten kovulması konusunda Sümerler ile eski Türklerin arasında çok benzer ve bazen mutabık denebilecek inançlar vardır. Yaratılış destanının Sümerlerdeki birkaç varyantı şöyledir:
1.Varyant :  “Tatlı su sembolü olan AP-SU ile tuzlu su sembolu olan TİYAMAT adlı bir kadın devden gökler ve yer oluşur ve sonra ise gök tanrısı ANU, hava tanrısı EN-LİL ve deniz tanrısı EA türer. EN-Kİ’nin yarattığı bu üç tanrının da, günü, ayı ve yıldızları yarattıkları görülüyor.”[64]
2. Varyant:  “Eposta izah edildiğine göre, başlangıçta yalnız su genişliği vardı. APSU (tatlı su) ile TİYAMAT (deniz, tuzlu su) beraber evreni ve tanrıları yarattılar. Sonra APSU tanrıların karşısına çıkmayı kastetti. Her şeyden haberi olan EN-Kİ onu yok etti. Öfkelenen TİYAMAT, tanrıların karşısında mücadele etmeyi kendi üstlendi. Tanrıların hiçbirisinin onun karşısında duracak gücü yoktu. Nihayet, EN-Kİ'nin oğlu MARDUK (Mar-Ud) TİYAMAT’ın karşısına mücadele etmek için kendisini teklif etti. Bunun için o, tanrılara birkaç şart önerdi... Meşveret için toplanan tanrılar MARDUK’un teklifini onayladılar ve ona yasal güç verdiler. Ağır savaşlar sonucu MARDUK TİYAMAT’ı yendi ve onun yarı gövdesinden göğü yarattı, sonra ayı ve yıldızları donattı. TİYAMAT’a güvenen bir tanrının kanından ise insanı yarattı. Sonra tanrılar meclisi onun bu  başarısı onuruna ona şükranlarını sunarak onun için muhteşem bir tapınak inşa ettiler ve şenlik, toy tuttular.”[65]  
3. Varyant:  Bu destanın yine bir varyantını Kramer, Sümer yazıtlarından sonuç çıkararak şöyle izah ediyor:  Göğü ve yeri yaratan “Nammu” adlı bir hanım tanrıça olmuştur. Dünya bir biteviye dağ, bu dağın eteği yer ve zirvesi gök imiş. Gök tanrısı AN ve yer tanrısı KI olup onların ikisinden de hava tanrısı EN-LİL türemiştir. Başka bir rivayete göre, dünya bir ulu ağaç, onun başı gök ve tanrıların durağı, aşağı yer ve yaratıkların yaratıldığı mekân sayılır. Sümerlerin kutsal kenti “Nippur” En-Lil'in yurdu sayılmıştır. Kentin tapınağının sekisine ise “dur-an-kı” yani yer ile göğün arasındaki durak denilmiştir.”[66]
4. Varyant: İnsanın yaratılışı:  “Sümerin son dönemindeki ERİDU kenti ile ilgili mitin, insanın yaratılışına ait olduğu açıkça görülüyor. Bu mitin merkezine EN-Kİ’den yakın duran yoktu. O, akıl ve gaybın tanrısı derecesinde alkışlanmış (öğülmüş), ERİDU ve diğer Sümer kentlerin yöneticisi olan ME'leri idare etmiştir.
Yer tanrısı anlamında olan EN-Kİ yer altının iyesi (sahibi) makamında da görülmektedir. O, Babil'in tanrısı YAHVE gibi, yer yüzünü insanlaştırmak, insanları yeryüzüne yerleştirmek konusunda verdiği karardan sonuna kadar vazgeçmez. Sümerlerin verdiği bilgilere göre, EN-Kİ ağır ve derin uyuyor. Tanrılar ise onun ettiği kutsal ve ağır teklifin yükünün altında bağırıp çağırıyorlardı. Sonra annesi NAMMU ondan yol göstermesini istemek için yanına gider. EN-Kİ, sadece kendisinin annesi olmayıp belki gök ile yeri de doğuran ana tanrıça, NAMMU’ya, APSU’nun üstünde kil topraktan (balçıktan) bir diri varlık yapmasını önerdi ve tanrıların bu işte ona yardımcı olacaklarını söyledi.
Böylece insan, Sümer mitine göre Mezopotamya'nın yumuşak balçığından tanrıların yaptığı bir varlık olarak yaratılır. Tanrıça NAMMU onu bir top balçıktan yapar, sekiz tane tanrıça ise bu yaratma işinde ona yardımcı oluyorlar. Onların en güçlüsü olan ana tanrıça NİNMAH ise kendisinin hesaba katılmadığını zannederek, kendisine fazla güvenir, gurur hastalığına düşer ve kendisinin yaratma kabiliyetini ispatlamaya kalkar. Elbet, bu kötü düşünmeden vücuda gelen gazap (öfke) onu kör eder. (Öfke yüzünden iyiyi kötüyü teşhis edemez.) Yerin iyesi (sahıbı) EN-Kİ kendisinin yarattıklarını yok etmeden, sadece onlara kusur bulmakla yetinmeye razı olur. Öylece, NİNMAH balçığın kalanından yedi tane gövdesi özürlü, cins bakımından normal olmayan, hasta varlık yarattı. Onlar insan dünyasının güzelliğini bozmalıydı. Burada cennetten kovulmanın sebebi, insanın yaptığı hata olmayıp, tanrıçanın yaptığı kabalık olmuştur.[67]                                                       
Bu hadiseyi tasvir eden metnin Landsberger tarafından yapılmış tercümesi şöyledir: 
                        “Yukarıda gök adı olmadık çağda
                        Etekde yer adı olmadık çağda
                        Her şeyden ilk var  olan ABSU (şekilsiz)
                        (Ve şekilsiz) şekil mayası TİAMAT, onlar her şeyi 
                         doğurmuşlardı.
                        Onların suyu birbirine katıldı (...)
                        Tanrılardan hâlâ hiçbirinin türemediği çağda
                        Kimsenin ad ile çağırılmadığı, geleceklerin
                          Kesinleşmediği çağda,
                        O çağda tanrılar türetildi,
                        İlk LAHMU ve LAHAMU dünyaya indi.”[68]                      
Bu metinle ilgili ünlü Türkolog Wilhelm Radlof'un (1837-1918) Türk halkları arasında topladığı materyallerden çok eski dönemlere ait destanlardan, Yaratılış Destanı şöyledir: “Su, uçsuz bucaksız su!... Yalnız su yaratılmıştı. Zaman ve yer daha yaratılmamıştı. Sudan başka henüz hiçbir varlık yoktu. Evren, uçsuz bucaksız sularla kaplıydı. Yer gök yaratılmadan önce her şeyin su olduğu bu yokluk içinde bir Tanrı Kara Han vardı, bir de su”.
Tanrı Kara Han, beyaz bir iri kaz olmuş, bu uçsuz bucaksız suyun üstünde uçuyordu. Tüm varlıkların başlangıcı Tanrıların en büyüğü, insanoğlunun ilk atası Tanrı Kara Han, bu sonsuz boşlukta, can sıkıntısıyla uçarken, sulardan Ak Ana göründü. Tanrı Kara Han’a:  “yarat” dedi.
Tanrı Kara Han, yalnızlığını gidersin, kendisiyle sularda yüzsün, boşlukta kendisiyle uçsun diye, kendine benzer “Kişi”yi yarattı. Tanrı da yaratma isteğini uyandıran bir kadındı, Ak Ana’ydı. Yaratanla yaratılan, biri ak biri kara, birlikte uçuyor, birlikte yüzüyorlardı. Kişi, Tanrı’dan daha yükseklerde uçmak istiyordu. Tanrı, Kişi’nin içinden geçenleri biliyor, kızıyordu buna. Kişi’nin uçma yeteneğini aldı. Sularda boğulmak üzereyken yalvardı Kişi:  “Tanrım, bana üstünde durabileceğim bir yer yarat!” Tanrı Kara Han, “Yüksel!” diye buyurdu; Kişi’yi suların derinliklerinden yükselterek, bir yıldızın üstünde oturtarak boğulmaktan kurtardı. Tanrı Kara Han, uçmak kudretini kaybeden Kişi’nin yaşaması için yer yüzünü yaratmaya karar verdi. Suların ortasında sivri bir kaya yarattı.
Kişi, bu sivri kaya üstünde otururken sıkılıyor, derin sulara bakarken gözleri kararıyor, sulara düşüp boğulmaktan korkuyor ürperiyordu. Tekrar Tanrı Kara Han’a yalvardı.:  “Üzerinde rahat yaşayabileceğim daha geniş bir toprak yarat!” Tanrı, o zaman yeryüzünü yaratmaya karar verdi. “Suyun dibine dal, toprak çıkar” dedi. Kişi daldı; suların derinliğinden bir avuç toprak çıkardı. Tanrı Kara Han:  “Saç toprağı suya!” dedi. Kişi, çıkardığı toprağı suyun yüzüne serpti. Tanrı:  “Büyü!” dedi toprağa. Karalar, dümdüz, inişsiz, yokuşsuz ovalar büyüdükçe büyüdü. Kişi, kendisi için gizli bir dünya yapmak üzere bir parça toprağı ağzında saklıyordu. Tanrı Kara Han, bunu gördü:  “Tükür!” diye emretmeseydi, Kişi boğulacaktı.
Kişi’nin ağzından saçılan topraklar yeryüzünü çukurlarla, bataklıklarla, dereler, tepeler, dağlar, inişler, yokuşlarla sardı. Tanrı Kara Han, dünyayı böyle bırakamazdı; bitkilerle hayvanları da yarattı. Neler yapmaları, neler yapmamaları gerektiğini bildirdi. Kişi’ye ağzındaki toprak yüzünden kızmıştı; onu o “ışık evreni”nden kovdu:  “Senin adın bundan sonra erlik (şeytan) olsun!” dedi. Kişi’yi yer altındaki karanlıklara sürdü; sonra bağışladı. Erlik yalnız mı kalsındı. Tanrı Kara Han, dokuz dallı bir ağacın her dalından dokuz cins insan yarattı. Erlik’e dedi ki:  “Ben insanlara buyruğumu bildirdim. Neleri yapmaları, neleri yapmamaları gerektiğini biliyorlar. Git onları kendine çağır. Benim buyruklarımı dinleyenler benden, senin buyruklarını dinleyenler senden olsun!...” Şeytan, insanları kendisine çekmesini, kötülüklere sürüklemesini, Tanrı Kara Han aleyhine kışkırtmasını biliyor, onları Tanrı buyruğundan çıkarıyordu. Tanrı Kara Han buna kızdı, Erlik’i tekrar toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü; kendisi de göğün on yedinci katındaki nur âlemine çekildi. Yarattıklarını başıboş bırakmamak, onları doğru yola döndürmek, insanları Erlik’ten kurtarmak için bir meleğini gönderiyordu.
Tanrı Kara Han’ın oturduğu nurlu âlemi gören Erlik, birçok yakarışlarla gökle yer arasında Tanrı katına benzer bir dünya yaratmayı başardı. Bu dünyanın kötülüklere saptığını gören Tanrı Kara Han, Erlik’in dünyasını yıkmak için “Mandişire”yi yeyüzüne musallat etti. Mandişire, korkunç gök gürültüleri, depremlerle kudretli mızrağıyla dünyayı darmadağın etti bıraktı. Tanrı Kara Han, Erlik’i dünyanın en alt katında, ışıktan, güneşten, ay ve yıldızlardan yoksun bıraktı.”[69]                                     
Bu konu ile ilgili pekçok mitoloji kitabında ve edebiyat tarihlerinde farklı örnekler de bulunabilir.
İnsanın Tufan'dan sonra yaratılması konusunda eski şamanlığı muhafaza etmekte olan Altaylılar arasındaki bir mitte de şöyle denilmektedir:  “Tufan'dan sonra ÜLKEN insanı yeniden yaratmaya karar verdi. Bir kırmızı fincanın içine bir gök renkli gül koydu. Kardeşi ERLİK bu gülün bir parçasını çaldı ve ondan bir insan yarattı. ÜLKEN bu işten incindi ve ona şöyle dedi:  “Senin yarattıkların kara kayış kuşaklı ve kara olsunlar.” Sonra tekrar “benim yarattıklarım  Doğu'ya senin yarattıkları Batıya gitsin.” dedi. ERLİK'in yarattığı insanlar deriden bir büyük davul yaptılar ve yeryüzünde ilk olarak şaman törenini kurdular.”[70]
İşte dünyanın yaratılışı konusundaki mitlerde Türkistan'daki atalarımızın ve Mezopotamya'da Sümerlerin arasındaki varyantlarını gördük. Bunları karşılaştırdığımızda aralarında çok ilginç benzerlikler görüyoruz. Örneğin, onların ikisinde de başta dünyada sudan başka bir şey yok. Başka şeylerin hepsi sudan yaratılıyor. Tanrılar ile dev ya da şeytanların (iyi ile kötünün) aralarında devamlı bir mücadele sürüyor. Ve nihayet tanrıların galibiyeti ile sonuçlanıyor. İki varyantta da yaratılanların tanrıların cennetinden kovulmasının sebebi benzerdir. Yani, onların gururundan, tanrılar ile yarışmak istemelerinden kendilerine özel dünya yaratmak için yaptığı girişimlerden dolayıdır. İki varyantta da Tanrılar henüz insanlardan çok farklılaşmamış, insana benzer ancak insanüstü güçlerdir.
Günümüzde tarihçiler için genellikle dinlerin, bu cümleden olarak, kutsal kitapların, Kitab-ı Mukaddes'in tahminen 3500 yıl önce yazılmaya başlanması, Hristiyan dininin de kökünün Doğuda olması kabul görünmektedir. Bu konuda NewYork uluslar arası Kitab-ı Mukaddes’i Öğretme Cemiyeti tarafından yayımlanmış “Good News to Make You Happy” adlı kitapta şu bilgiler var: “Kitab-ı Mukaddes'in çoğunlukla neşir merkezi Batı ise de gerçekte o bir Doğu kitabıdır. Onun yazılmasında payı olan insanların hepsi doğuda olmuşlar ve Orta-Doğu'da yaşamışlardır. Ondaki olayların hepsi Doğuda gerçekleşmiş, doğu gelenek ve göreneklerini yansıtmaktadır. Örneğin, Kitab-ı Mukaddes insanın yaratıcısını kendi sürüsünü yürekten sevip koruyan ve besleyen Doğu çobanı gibi gösteriyor:                                                                            
“Fakat kapıdan giren koyunların çobanıdır. Kapıcı ona açar ve koyunlar onun sesini işitirler; o da kendi koyunlarını adları ile çağırır ve onları çıkarır. Bütün kendininkileri dışarı çıkarınca onların önünde yürür; ve koyunlar ardınca giderler; zira sesini tanırlar. Ve yabancıların ardınca gitmezler, fakat ondan kaçarlar; çünkü yabancıların sesini tanımazlar.” (Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna 10, 2-5) “Baba beni tanıdığı gibi ben de Babayı tanıdığım gibi, benimkiler de beni tanırlar; ve koyunlar uğruna canımı veririm (Yuhanna 10: 15).

4.4. Nuh Tufanı
            Şimdiki dinlerin hemen hepsinin kutsal kitaplarında bulunan Nuh Tufanı Destanı ile ilgili kısımlara dikkat edersek, temel düzeni bir olup çeşitli varyantlarda beyan edildiğini görürüz. Bizim bildiğimize göre bu destanın ortaya çıkışı konusunda iki görüş vardır. Birincisi, onun ortaya çıkışı 4. jeolojik zamanın sonlarındaki dünyanın hemen hemen hepsini su bastığı, buzulların eriyip, devamlı yağışların olduğu, ırmakların coştuğu döneme aittir. İkinci görüş, bu destanın Sümerler zamanında ortaya çıktığını savunmakta’dır. Aslında Avrupalıların ilgisini Mezopotamya'ya çeken şey de onların yüzyıllardır Kitab-ı Mukaddes'ten öğrendikleri bu destanın Sümerlerin çivi yazılı metinlerde bulunması idi. Bu konuda İranlı tarihçi Ravendi şöyle yazar:  “M.Ö. 2300 yıllarında bu yurdun (Sümer Yurdunun) şairleri ve bilim adamları kendi tarihlerini yazmayı düşünürler. Şairler, yaratılış, ilk cennet ve bunun gibi de hakanların birinin azgınlığı sebebiyle korkunç tufanın bu cenneti gark etmesi konusunda destanlar türetmişlerdir. Bu destanı Babilliler ve İbraniler alırlar, onlar vasıtasıyla Hıristiyanların dinî inançlarının bir parçası hâline dönüşür.”[71]
            Yukarıdaki fikirlerin ikisinin de doğru olması muhtemeldir. Yani bu destanların çok eski dönemlerde ortaya çıkıp daha gelişmiş hâlde yazıya geçmiş olması mümkündür. Çünkü onların hepsinin genel teması insanların belli bir azgınlığından dolayı tanrıların gazabına maruz kalmasından ibarettir. Biz böyle bir benzerliği yukarıda Yaratılış Destanı’nda da görmüştük. Bu konuda Uhlig şunları yazar:  “Sümerlerin çivi yazılarında da Kitab-ı Mukaddes'in eski metinlerinde de Nuh Tufanı'nı görürüz. Onların ikisi de büyük bir viran kalma durumunu ve onun kasıtlı olarak yapıldığını açıkça ortaya koymaktadırlar.”[72]
Türkmenlerde de bazen ay ve güneş tutulması, deprem gibi büyük doğal olaylar olmasının nedenini kendilerinin bir azgınlığı sonucu tanrı tarafından bir uyarı olarak düşünüyorlar ve yakalarına tükürerek “tu tu” diyerek tövbe ediyorlardı. Nuh Tufanı'nın Türk halkları arasındaki bir varyantının teması şöyle:  “Yakın gelecekte kopacak tufanı herkesten önce bir gök tüylü teke haber verdi. Gök tüylü teke yedi gece, yedi gündüz dünyanın dört bucağını dolaştı ve yüksek sesle duyurdu (car çekti), bundan sonra yedi gün deprem oldu ve yedi gün dağlar ateş püskürdü, yedi gün yağmur, dolu ve kar yağdı, yedi gün tufan koptu ondan sonra korkunç soğuklar başladı. Yedi kardeş vardı, Tufanın kopacağı onlara haber verilmişti. Onların en büyüğünün adı ERLİK, bir diğerinin adı da ÜLKEN idi. Onlar yedi kardeş olarak bir gemi yaptılar ve her tür hayvandan bir çift gemiye aldılar. Tufan bittikten sonra bir horozu bıraktılar, soğuğa dayanamayıp hemen öldü. Sonra bir kazı suya bıraktılar kaz dolaşıp gemiye geri dönmedi. Üçüncü kez kargayı bıraktılar o da geri gelmedi. Bir leş bularak onunla ilgilenmişti. Yedi kardeş yere, kıyıya yetiştiklerini anlayarak gemiden indiler.”[73]
Bu destanın Altaylardan öğrendiğimiz bir varyantı da şöyle:  “ÜLKEN dünya üzerindeki NOMA adında bir adama tufan olacağını söyleyerek gemi yapmasını bildirmiştir. NOMA'nın Balıksa, Sarvul, Soozunuul adında üç oğlu vardı. Bunlarla bir dağın tepesinde gemi yaptılar. İçerisine insan ve yaratıklardan birer çift aldılar.”[74]   
Bu destanın Sümerlerdeki varyantının teması şöyle:  Tanrılar bir tufan göndererek insanı yeryüzünden yok etmek için anlaşıyorlar. İnsanı cehennemin o tarafındaki topraktan yaratan EN-Kİ, onu bu tehlikeden kurtarmak istiyor.  EN-Kİ Sippar kentinin takva hakanı ZİU-SUDRA'nın yanına vararak onu tanrıların bu düşüncesinden haberdar ediyor. ZİU-SUDRA (Nuh) bir gemi yaparak her cinsten yaratıktan birer çift gemisine bindiriyor. ..... Korkunç tufan kopuyor ve gemi altı gece, altı gündüz büyük dalgalarla boğuşarak yedinci gün güneş tanrısı UTU yer ve göğü ışıklandırıyor, tufan sona eriyor, ZİU-SUDRA, UTU'nun önünde diz çöküp bir öküz kurban kesiyor ve bir de koyun keserek ziyafet veriyor. ..... ZİU-SUDRA varıp EN-LİL ve ANÛ’nun önünde diz çöküyor. O insanı ve diğer yaratılanları tehlikeden kurtardığı için ebedî yaşayışa eriyor. Bu geminin akibeti yazılı levhaların bozulması dolayısıyla belli değildir. Ancak, metnin diğer bir bölümünde ZİU-SUDRA ve diğer canlı hayvanların kurtulmasının ardından tanrıların buyruğu ile DİLMUN topraklarında yerleşiyorlar ve böylelikle yeni yaşam Dilmun’da başlıyor. Bu destan sonraları Akkad, Babil ve Asurların mitlerinde mükemmelleşiyor.”[75]
Bu destan Sümerlerde Gılgamış Destanı ile karışıyor (ne demek istendiği anlaşılmıyor). Onun diğer bir varyantında ZİU-SUDRA bu haberi işittikten hemen sonra onu Gılgamış'a duyuruyor.                             
Destanın yukarıdaki Sümer ve Türkî varyantlarının ana teması bir olmakla beraber, buna ek olarak, destanın asıl kahramanı olan Nuh'un adı ve lâkabı iki varyantta da benzerdir. Yani, Sümer varyantında Nuh'un Ziu-sudra Türkî varyantında Noma'nın oğlunun adı Soozunul isimleri benzerlik göstermektedir. Bunun gibi de Nuh ile Noma sözcükleri hem yansıma bakımından yakın, hem de yukarıda tarih bölümünde söz edildiği gibi, NU sözcüğünün Sümer dilinde de Türk dilinde de insan anlamında kullanılması anlamlıdır.
Bu destanın Mezopotamya varyantına bakalım. Ancak bu metinlerin Sümerlerden sonraki dönemlerde geliştirilmiş metinlerden çevrilmiş olması muhtemeldir. Çünkü metinde bazı Sümer isimleri yerine sonraki Samîlerin değiştirdiği isimler yer almıştır.
                Ey kamıştan çit, ey kamıştan ev, ey duvar
                Ey kamıştan ev, dinle:  Ey duvar, anla:
                Ey Şuruppak’ın adamı, Ubar Tudun’un oğlu
                Evi yık, bir gemi yap.
                Serveti terket, hayatı kazan.
                Mülkten nefret et, hayatı kurtar.
                Bütün hayvan tohumlarını gemiye getir.
                Yapacağın geminin
                Bütün büyüklükleri ölçülü olacaktır.
                Uzunluğu ve genişliği aynı olacaktır.
                Sonra onu sulara indir.
                Anladım ve efendim, Ea’ya dedim:
                Evet efendim, emrettiklerini
                Hürmetle karşıladım. Onları yapacağım.
                Fakat şehre, halka ve ihtiyarlara ne diyeceğim?
                Ea ağzını açtı ve konuştu
                Ve kullarına, bana dedi:
                Sen ey insan, onlara şöyle diyeceksin:
                Tanrı Enlil bana karşı fena fikir besliyor.
                Bu yüzden artık şehrinizde oturmam
                Ve bundan sonra yüzümü artık Enlil toprağına
Çevirmeyeceğim
                Tanrım Ea ile yaşamak üzere suların içine ineceğim.
                Fakat, o sizin üzerinize servet yağdıracaktır
                Bir sürü kuş, bir yığın balık
                ..... Bol bir ürün,
                Lütûfları
                ....(Başınıza inecek) dolu yağacaktır.
                (Şafak sökünce).....
                .....(Tablette birkaç satır kırılmış ve okunamamıştır).
                Güneş batmadan (?) geminin yapılması bitmişti.
                ....Müşküldü.
                Gemiyi yapanlar gemiyi... yukarı ve aşağı
                götürdüler.
                İki sülüsanı idi (üçte iki)
                Benim olan bütün şeyleri ona (gemiye) yüklettim.
                Benim olan bütün hayvan tohumlarını ona yüklettim.
                Bütün ailemi ve akrabamı gemi içine aldım.
                Ova sürülerini, kır hayvanlarını, bütün sanat adamlarını içeriye  
                aldım. Tanrı Şamaş, bana bir zaman kararlaştırmıştı (diyerek):
                ...Gönderen, akşam üstü bir dolu yağdıracak.
                O zaman gemiye gir ve kapını kapat.
                Gösterilen zaman yaklaştı.
                .... Gönderin, akşam üstü dolu yağdırdı.
                Yaklaşan boranın manzarasını seyrettim.
                Buna bakarak dehşetli bir korkuya kapıldım.
                Gemiye girdim ve kapımı kapadım.
                Geminin dönencisi, gemici Puzur, Enlil’e (...)
                Büyük evi (gemiyi) bütün içindekilerle ona emanet etti.
                Sabahın ilk ışığında.
                Göklerden kara bir bulut çıktı.
                Onun içerisinde Tanrı Adat görülüyordu.
                Nabu ve Sarruh (Marduk) önden gidiyorlardı
                Nidâ edici olarak tepe ve ovalar üzerinde
                yürüyorlardı.
                İrragal (Nergal) geminin kazığını kırdı.
                En-Urta (İnurta), ilerdeki kasırgayı indirdi.
                Annuanaki’ler ışıklarını parlattılar.
                Parıltılarıyla yeri aydınlattılar.
                Adat’ın kasırgası gökleri süpürdü.
                Her ışık parıltısı karanlığa döndü.
                ....Yer sanki....bitmişti.
                Bütün gün (Sağanaklar indi)...
                Süratle yükseldi....Su, dağlara yetişti.
                (Sum) Halka bir savaşçı gibi hücum etti.
                Kardeş kardeşi görmüyordu.
                İnsan göklerde tanınmıyordu.
                Tanrılar kasırgadan ürkmüşlerdi.
                Onlar Anû’nun göğüne çekildiler.
                Tanrılar köpek gibi duvara büzülmüşlerdi.
                Tanrıça İştar doğuran bir kadın gibi bağırıyordu.
                Tanrıların sonuncusu tatlı bir sesle şöyle feryat ve figan ediyordu:
                O gün çamura döneydi
                Zira ben, tanrılar heyetine fenalık teklif ettim
                Tanrılar heyetine ben nasıl fenalık ettim?
                Halkımın yok edilmesi için ben nasıl savaş teklif ettim?
                Halkımı ben mi yarattım?
                Ki onları ufak balıklar gibi denize atabileydim.
                Tanrılar yere kapandılar ve oturup ağladılar.
                Ağızları sımsıkı kapanmıştı.
                Sekiz gün ve gece.
                Fırtına bütün şiddetiyle devam etti ve kasırga
memleketi bitirdi.
                Yedinci gün kasırga, bora ve yağış durdu.
                Ki bir ordu gibi mücadele etmişti.
                Deniz sakinleşti, yırtıcı rüzgâr dindi, kasırga kesildi.
                Gündüz olunca dışarıya baktım, sesler kesilmişti.
                Ve insanlık çamura dönmüştü.
                Bütün yer dümdüz olmuştu.
                Pencereyi açtım ve ışık yüzüme çarptı.
                Yere kapandım, oturdum ve haykırdım.
                Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağıya akıyordu.
                Dünyanın dört tarafına baktım. Etrafı kaplayan suların sınırlarına baktım.
                Oniki ada tepeleri görünüyordu.
                Gemi Nisir (....) dağının üzerine oturdu.
                Nisir dağı gemiyi tuttu ve kımıldatmadı.
                Birinci günde, ikinci günde, Nisir dağı gemiyi tuttu.
                kımıldatmadı.
                Üçüncü gün, dördüncü günde Nisir dağı gemiyi tuttu ve
                kımıldatmadı.
                Beşinci günde, altıncı günde Nisir dağı gemiyi tuttu ve
                kımıldatmadı.
                Yedinci güne gelince,
                Bir güvercin çıkardım ve salıverdim.
                Güvercin uçtu ve (sonra) geri geldi.
                Üzerine konacak yer bulamadığından geri geldi.
                Bir kırlangıç çıkardım ve salıverdim
                Kırlangıç uçtu ve (sonra) geri geldi.
                Üzerine konacak yer bulamadığından geri geldi.
                Karga uçtu, alçalan suları gördü.
                Yedi sulardan geçti (?) yükseldi (?) geri gelmedi.
                O zaman her şeyi çıkardım. Her tarafa yaydım ve bir
kurban kestim.                                                                                       
Dağın tepesinde bir adak sundum...   yakut mücevherleri asla unutmadığım gibi,
                Bu günleri daima düşünecek, ve onları asla unutmayacağım.
                Tanrılar Adat’a gelsin.
                Fakat Adat’a, Enlil gelmesin.
                Çünkü düşünmedi ve kasırgayı çıkardı.
                Ve halkımı yok etmek için, onun üzerine salıverdi.
                Enlil yaklaşınca
                Gemiyi gördü, o zaman Enlil suratını astı.
                Tanrılara, İgigi’ye karşı öfkelendi (ve dedi)
                Hayatını kurtarabilen birisi mi var?
                O, sağ kalmayacaktır.Umumî harabiyette hiçbir insan sağ kalmayacaktır.
                O zaman En-Urta ağzını açtı ve konuştu.
                Ve savaşçı Enlil’e dedi:
                Ey tanrılar prensi, ey savaşçı!
                Sen nasıl hiç düşünmeden bir kasırga çıkarabildin,
                Günahkâr olanın günahı kendi başına insin.
                Tembihe aykırı hareket edenin kabahati kendi başına insin.
                Fakat merhamet edin ve (her şey) yok olmasın.                         
              Tahammüllü olun (ve insan lekelenmesin)...
                Bana gelinci, ben büyük tanrıların sırrını beyan
etmedim.
                Atra-Hasis’e (...) bir rüya gösterdim o tanrının
sırrını bu suretle duydu.
                Şimdi onun hakkında artık bir karar verin.
                Bunun üzerine tanrı Enlil bir gemiye girdi.
                Elimden tuttu ve beni önüne getirdi.
                Karımı da önüne getirdi ve yanımda diz çöktürdü.
                Alınlarımıza dokundu, aramızda durdu, bizi kutladı
                (ve dedi):
                Uta-napiştim bundan evvel sırf bir insan gibi,
                Fakat şimdi, Uta, napiştim ve karısı bizle, tanrılar gibi
olsunlar.
                Uta-napiştim uzakta nehirlerin ağzında kalacaktır.
                Ve onları uzak bir yere götürdüler ve nehirlerin
ağzında oturttular.”[76]  
Destanın başka bir varyantının Amerika Kızılderilileri arasında olduğunu XVII. Yüzyılda oraya giden İspanyol seyyahlar tespit etmişlerdir. Ancak onların varyantında insanlar bu tufandan yaptıkları yüksek bir kulenin üzerine çıkarak kurtulmuşlardır.
Sümerlerin dinî inançları konusunda Eski Sovyetler Birliğinde Diakonof ve Kuvalof yönetiminde yapılan çalışmada şöyle yazılıyor:  “Sümer mitlerinde ve dinî inançlarında en temel sorun ölüm ve yaşamdır. Niçin insanlar fâni olarak, tanrılar ebedî olarak yaşıyorlar? Onların dinî destanlarının birinde insanın fâni olmasının sebebi ADA-PA (Sümer dilindeki ada, Türk dilindeki ata bir anlamdadır. B.G.) adındaki ilk insanın yaptığı hatadan diye düşündürülüyor. O, tanrı EA'nın sevdiği oğlu imiş. EA'nın aklı çok olduğu hâlde onu ebedî yaşayıştan mahrum etmişler. Bir gün ADA-PA için ebedî yaşayış kazanmaya fırsat doğmuştur. Ancak bu işten vazgeçmiştir. ADA-PA'yı güney yelinin kanatlarını kırdığı için ANUM'un yanına çağırmışlar. EA ona orada ölüm yemeğini ve suyunun sunulacağını, ondan tatmaması gerektiğini duyuruyor. ADA-PA'nın kusuru incelenirken diğer tanrılar onu aklamaya başlıyorlar. ANUM da yumuşayarak ona acıyor. Dua dirilik yemeğinin ve suyunun sunulmasını emrediyor. Ancak o (ADA-PA) buna rağmen yiyip içmekten sakınıyor. ANUM merakla neden yemediğini soruyor. ADA-PA cevabında “benim babam EA bana bir şey yiyip içmememi söyledi.” Bu cevaptan sonra Anûm “onu tekrar yere atın!” diye buyruk verdi.”[77]
Biz eski insan uygarlığının önemli bölümünü oluşturan dinî inançların hem Türkistan'daki hem de Mezopotamya'daki Sümerler ve eski atalarımız arasındaki görünüşlerini gözden geçirdik. Onların ikisinde de çeşitli yaşam şartlarını hem de tarihî dönemleri anlatan inançları görüyoruz. Ancak onların arasında genelde iki tip dinî inanç açıkça farkedilmektedir. Onların birincisi ekonomide avcılığın ve hayvancılığın temel rol oynadığı döneme ait olan “Animizm” dir. Bu inancı savunanlar bütün yeryüzünü göze görünmeyen iyelerle, cinler ve devlerle dolu görüyor ve halk arasında cadıcılık (sihirbazlık) gelenekleri ve görenekleri temel rol oynuyordu. İkinci inanç ise, hayvancılıktan tarımcılığa ve yerleşik yaşama geçilerek, ilk köylerin ve kentlerin meydana gelmesi dönemine ait olan “Naturizm” dir. Bu dinî inanç sisteminde belli bir düzen hakimdir. Ekonomik ve toplumsal ilişkilerde şahlar, hakimler ve çeşitli bölge ve kentlerin arasında oluşan düzenler, tanrıların arasına da yansımıştır. Bunun gibi de tarımda temel rol oynayan “gök” ve doğanın diğer güçlerine hem de “öküz”e tapınmak ortaya çıkıyor. Bilim adamları bu süreci şöyle açıklıyorlar: “İşte boyların birleşmesiyle büyük kabilelerin kurulduğu ve bir kabilenin diğerine baş eğdirmesiyle egemen bir “sülâle”nin belirdiği sıralarda, aile atalarına tapınma niteliğindeki animizmin natürizme dönüştüğü görülmektedir. Gerçekten ilkel tarımın natürizmin kaynağı olduğu açıktır. Geniş ölçüde doğal güçlerin etkisine bağlı olan tarımcılığın insanları güneş, yer, su vb. doğa nesnelerine ve olaylarına üstün güçler yüklemeye, doğanın en önemli ve belirgin yönlerini tanrılaştırmaya ve bu güçler ile egemen varlıklar arasında bir aynileştirmeye sürüklendiği anlaşılmaktadır.”[78]
Yukarıda görüldüğü gibi Sümerlerin dinî inançlarında Şamanlığın izi açıkça görülüyorsa da, ancak hakim olan temel inanç ikinci tipte olmuştur. Bu inanç sisteminde en üst yeri gök tanrısı ANU alırken, hemen ardından yer tanrısı EN-Kİ ile yel tanrısı EN-LİL ve ondan sonra ise ikinci sınıf tanrı ve tanrıçalar sistemi görülmektedir. Bizim eski atalarımızın arasında da böyle dinî inançların var olduğunu biz yukarıda açıklamıştık.
Bizim düşüncemize göre, gök tanrının özel yeri olan çok tanrılı dinî inancın ilk meydana geldiği Türkmenistan (Genel Türkistan) olmalıdır. Bu inancın yüze çıkması ise “Änev” /Anû uygarlığının meydana geldiği dönem olmalıdır. Sümerler de bu dinî inacın mayasını bu yurttan götürmüş olmalıdır. Onların gök tanrısının adı ANU sözcüğü ise, yukarıda da açıkladığımız gibi Türkmence ÄNEV sözcüğü ile aynı olması açıkça görülmektedir. Burada altının çizilmesi gereken bir önemli mesele de Sümerlerin kendi gök tanrılarına dingir (tanrı), yel, yer ve diğer tanrılarına ise “EN” (iye, sahip, pir) takma ad koymalarıdır.
Arkeologların günümüze kadar Türkmen topraklarından ortaya çıkardığı çeşitli tanrıçalarının hem de kutsal öküzlerin çok sayıdaki heykelleri de bu fikre temel oluşturmaktadır. Çünkü onların hepsi Mezopotamya'da tekrar oluyor. Eski Türkmenistan ile eski Mezopotamya arasındaki birbirine denk gelen yer-yurt ve insan adlarını da buna eklemek mümkündür.
Bu fikri daha güçlü destekleyen başka bir delil de Amerika'nın ünlü bilim adamı Durant’ın dünyanın en eski uygarlık beşiklerinin başında Änev (Anau) ün gelmesi hem de uygarlığın çeşitli görünüşleri yönünden “tek tanrıcılık” inancının ilk kez Türkistan'da (Orta Asya'da) ortaya çıktığı konusundaki bilimsel açıklamalardır.”[79] Çalışmanın “Sonuç” bölümünde Durant’ın bu konudaki görüşüne tekrar yer verilecektir.

5. Bayramlar
İnsan toplumlarında bayramlar başta din ile ilgili olarak meydana çıkmıştır. Sümerlerin dinî inançları gibi onların bayramları ile Türk mitolojisindeki bayramlar arasında da benzerlikler vardır. Hem Sümerlerde hem de Türk mitolojisinde bayramların en önemlisi bahar bayramıdır. Kışın ağır ve şiddetli günlerinin bitmesi ve ardından hayata tam coşku, sevinç ve heyecan veren bahar mevsiminin başlaması, tüm hayatının doğa şartlarına bağlı olan eski insanlarda ne derece sevinç, coşku ve hareket yaratmış olduğu bellidir. Aslında bahar bayramının felsefesinin özü “yeniden doğuş”’tur. Güngör bu konuda şöyle der:  “Tarihin eski ve en medeni milleti olan Sümerler kozmolojik bir strüktüre sahip olan yeni yıl bayramını kutluyor, bunu A-ki-til diye adlandırıyorlardı. Burada kullanılan Til sözcüğü yaşamak, yeniden doğmak anlamına geliyordu. Bu bayram Sümer-Akad sentezi içinde de yer aldı ve Akadlar ona Akitu adını verdiler.”[80]
Biz çalışmamızın dil bölümünde “til” sözcüğünün Türk dilendeki “diri” sözcüğü ve “ki” sözcüğü ise Türk dilindeki “kır” kelimesi ile aynı kökten olduğu düşüncemizi izah edeceğiz. Şimdi ise bu bayramın çeşitli varyantları ve onların arasındaki anlamlı benzerlikler üzerinde duralım:

5.1. Sümerlerde Bahar Bayramı (yeniden doğuş)                            
           “Mezopotamya’nın büyük kentlerinde hemen hemen her gün tanrılara kurban sunma töreni yapılıyordu. Et, tarım ürünleri, su, şarap vb. ziyafeti veriliyordu. Çeşitli kokular kullanılıyordu. Bu törenler sadece ruhanîler tarafından yönetiliyordu, ancak gündelik törenlere sade insanlar ya katılamıyor, ya da çok az katılabiliyordu. Ancak bunun aksine her yılda  ya da belli aylarda kutlanan bayramlara tüm sade insanlar da büyük coşku ile katılarak dinî törenlerini de yapıyorlardı. Bu bayramların en önemlisi ise ilkbaharın başında kutlanan bahar bayramı idi. Şenlikler gün boyunca devam ediyordu. Onun en önemli ve ilginç fırsatları kutsal düğün idi Bu düğün Kitab-ı Mukaddes’te TAMMUZ diye adı geçen Uruk kentinin hakanlarından olan Domuzi’nin rolünü oynayan hakan ile İN-ANNA’nın rolunü yerine getiren yüce ruhanî kadının beraberce ortaya çıkmasıyla sahneleştiriyor. Gerçekte bu düğün töreninde yani DOMUZİ ile Uruk kentinin koruyucu tanrıçası İN-ANNA’nın kutsal düğünlerinin yıllık tekrarında iki temenni vardı. Birincisi, yurtta bolluk ve bereketin temin olmasından, ikincisi ise kentin hakanına tanrıçanın kocası makamında uzun ömür verilmesinden emin olmaktı.” [81]
Ünlü Türk Sümerolog’u Çığ’ın çok değerli eserlerinde bu konuda etraflı bilgiler bulunmaktadır. Bu eserlerden alınan, Ludingirra adlı bir Sümer şair ve öğretmeninin bu konuda yazdığı öyküsünün parçalarına göz atalım: “Çocukluğuma ait ilk anımsadığım olay, korkunç bir kalabalık ile Tapınağa koştuğumuz. Herkes büyük bir sevinç içinde Tanrıçamız ile Tanrımız evlenecek diye birbirini kutluyordu. Bunun ne demek olduğunu bir türlü anlayamıyordum... Neler göreceğimi merakla bekliyordum. Nihayet büyük bir alana geldik. Karşıda, göğe kavuşacakmış gibi yükselen “zigguratı”(basamaklı kule) ile yeni yapılmış gibi pırıl pırıl parlayan E-KUR Tapınağı göründü. Yaptığım araştırmaya göre bu bayramın başlangıcı, biz Sümerlere dayanıyormuş. Öyküsü şöyle:
Sevgili Tanrıçamız Inanna bilbad  (venüs) yıldızından gelmiş veya onunla bir ilişkisi varmış. Biz o yıldızı çok çok sıcak olarak biliyoruz.. İnancımıza, yıldızın Tanrıçamıza büyük bir ateşlilik ve cinsel güç veriyormuş. Bu yüzden ona “Aşk Tanrıçası” adı verilmiş.
Tanrıçamız günlerden bir gün yeraltı kraliçesi olan kız kardeşi Ereşkigal’ı görmek için yeraltına gitmeye kalkar. Galiba asıl amacı yeraltı kraliçeliğini de ele geçirmekti. O, yeraltına gidenin bir daha çıkmayacağını biliyor, ama kendisi bir Tanrıça, kardeşi de oranın kraliçesi olduğuna göre çıkabileceğini umut ediyor. Fakat yine de veziri Tanrıça Ninşubur’a, “Eğer üç gün içinde yeraltından çıkmazsam, Tanrılarımızın toplantısına git ve beni kurtarmaları için rica et!” diyor...
Kardeşi onu görünce büyük bir kızgınlıkla, “Niçin geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz” diye acı bir bakışla bakar bakmaz Tanrıçamız, çiviye asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor. Aradan üç gün üç gece geçiyor; veziri bekleyedursun, ne gelen var ne giden! O hemen Tanrılar Meclisine koşar, Tanrılara birer birer yalvarır; hiçbiri aldırış etmez. Hatta babamız Enlil, onun büyükbabası olduğu halde “Gitmese idi, ne işi vardı orada?” der, yardım etmeye hiç yanaşmaz. İyi ki, bizim bilgelik Tanrımız Enki var. O hemen Kurgarra ve Kalaturra adlı iki cini yaratır, ellerine yaşam suyunu, yaşam yiyeceğini vererek yeraltına gönderir. Onlar Tanrıçanın üzerine ellerindekini serper serpmez, Tanrıça dirilir ve hemen yeraltından çıkmak için davranır. “Dur hele, buradan böyle kolay çıkılmaz, yerine birini bırakman gerek” der oradakiler. Hemen kimi bırakacak Tanrıça! “Ancak yeryüzüne gidince birini gönderebilirim” der. Tanrıça, yanında korkunç görünüşlü yeraltı cinleriyle yeryüzüne çıkar ve yerine gönderecek birini aramak için kent kent dolaşmaya başlar. Her gittiği kentte Tanrıları, Tanrıçalarının yok oluşuna üzülmüş, çuval giysiler içinde bulur ve hiç birini vermeye kıymaz.
En sonunda kocası Dumuzi’nin oturduğu Kullab kentine gelir. Bir de ne görün, kocası en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, başına tacını koymuş, tahtına kurulmuş oturuyor; umurunda değil karısının yok oluşu! Tanrıçamız, onu öyle görünce o kadar kızar ve sinirlenir ki, hırsından “Alın bunu, benim yerime yeraltına götürün” der. Onlar da Dumuzi’yi yaka paça sürükleyerek yeraltına götürürler...
Buna çok üzülen (Dumuzi’nin) kız kardeşi Tanrıçamız Geştinanna, Tanrılar meclisine başvurarak “Ne olur kardeşimin yerine beni göndersin yeraltına” diye yakarmış. Fakat Tanrıçamız Inanna, kocasının yaptığı saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmasına gönlü razı olmadığından hemen ona karşı çıkmış. Onun üzerine Geştinanna, “Öyle ise yılın yarısını ben yeraltında geçireyim, diger yarısını da kardeşim geçirsin” demiş. Çok kızgın olmasına karşın kocasının bütün bir yıl boyunca yeraltında kalmasını istemeyen Tanrıçamız bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan sonra Tanrımız Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı ile birleşiyor. Biz, bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için Tanrımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir baş rahibe yılda bir kere beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar...”[82]  

5.2. Oğuzhan Günü
Gülkaian “Oğuz günü” hakkında Cami-i Tevârih adlı esere dayanarak şunları yazıyor:  Türkler Yafes İbn-i Nuh’un kökündendir, onlar doğu kısmına geldiler. Bu göçme dolayısı ile Yafes’in adı “Abulce” yahut Abulbeceye olarak değiştirildi. Inanc kentine yakın olduğu “Ortak” ve “Kurtak” yerlerini yayla olarak seçti ve kışlak için “Yursak”, “Gagian”, “Karakum”, “Talas” ve “Karaseyren”i beğendi. Abulbece handan, “Dip Bakuy” adlı bir oğlan oldu... Dip Bakuy dört oğula sahip oldu. Karahan’dan bir oğlan oldu ve adını Oğuzhan tayin ettiler. Oğuz’un doğumu ile çiçekler ve ağaçlar ve yeryüzü yeni hayata başladı. Oğuz bir kaç yıl sonra aynı zamanda kendi rakipleri ve düşmanlarına üstün gelerek Talas şehrinden Buhara’ya kadar feth etti. O günden dolayı “Büyük düğün” yahut “Büyük şenlik” yaygın olarak, Oğuz günü veya yeni gün olarak tanımlandı.”[83]  

5.3. Hunlarda Bahar Bayramı
Bu Sümerli bayramına benzer bahar bayramının Hunlarda da var olduğu konusunda şu bilgiler vardır:  Çin kaynakları Hun kültüründen söz ederken, her yılın başında yapılan dinsel törenlere değinmektedir. Bu törene Hunların 24 boyunun başbuğu katılmakta ve yılın beşinci ayında da Lung-Çeng şehrinde toplanılarak atalara, Gök tanrıya, yer-su ruhlarına kurban sunulmaktadır. Hakan her sabah çadırından çıkarak güneşe ve geceleri aya tapmaktadır.”[84]

5.4. Ayzıt Bayramı
Ayzıt bayramı Altayların güzellik tanrısı AYZIT’a atfedilmiş bir bayram olarak ilkbaharın başında ormanlarda kutlanırmış. Bayram törenleri Akşamanlar tarafından yönetilirdi. “Şamanlara ak ve kara lâkapları onların giyindiği elbisenin rengine göre verilmiştir. Bayram günlerinde evler temizlenir, süslenir, en iyi yemekler pişirilir, en güzel elbiseler giyilirmiş. Şaman dokuz kız ve dokuz delikanlı seçerek sağ ve sol yanına alır, sonra onları AYZIT’ın sarayına götürür ve orada şenliklere başlanır. AYZİT şöyle betimlenir:  Başında ak başlık, omzunda ak atkı, ayaklarında ise kara çizmesi vardır, bu giysileriyle ormanda ağaçlar arasında yaşar ya da kayalara arkasını vererek uyur.”[85]   
  
5.5. Göktürklerde Bahar Bayramı
Türk dünyasının en ünlü destanlarından sayılan Ergenekon destanına göre Göktürkler düşmanları tarafından müthiş katliama uğradıktan sonra, çok az sayıdaki kalanları bir yere toplayarak şöyle karar vermişlerdir: “Yurdumuza varalım desek, dört taraftaki eller hep bize düşman. En iyisi dağlar arasında kimsenin yolu düşmeyecek bir yer arayıp bulmalı” deyip sürülerini dağa sürdüler, gittiler. İyice gezip dolaşarak gördüler ki, orasının geldikleri yoldan başka, hiç yolu yok. O yol da öyle bir yol ki, at veya deve bin güçlükle yürüyebilirdi; bir yanlış bassalar parça parça olurlardı. İçerisindeki genişliğin ise hiç sonu yoktu. Orada akarsular, pınarlar, türlü otlar, türlü türlü avlar vardı. Orasını görünce Tanrıya şükürler ettiler; hayvanlarının kışın etini yediler, yazın sütünü içtiler, derilerini giydiler, o yere Ergenekon adını verdiler. İki Türk prensinin zamanla oğulları çoğaldı. Kayı Han’ın çok çocuğu oldu. Dokuz Oğuz Han’ın daha az çocuğu doğdu. Kayı Han’ın çocuklarına “Kıyat” dediler, Dokuz Han’ın çocuklarına da iki ad koydular; Bir kısmına “Tokuzlar” diğer bir kısmına da “Türülken” dediler. Bu iki hanın oğulları uzun zaman Ergenekon’da kaldılar; enine boyuna uzayıp yayıldılar. Her boy başka başka oymaklarla genişledi.
Ergenekon’da dört yüzyıldan çok oturduktan sonra hayvanları, nüfusları o kadar çoğaldı ki, artık sığışamaz oldular. Çare bulmak için kurultay toplandı. Dediler ki: “Atalarımızdan işittik, Ergenekon’un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış... Bizim yurdumuz eskiden oralarda imiş, düşmanların başkanlığı altında başka eller, bizim soyumuzu zaptetmişler. Tanrıya şükür biz şimdi o hâlde değiliz ki düşmandan korkup da dağda kapanıp oturalım. Dağın arasından yol arayıp bulalım, göçüp çıkalım, bize dost olanlarla görüşelim, düşman olanlarla savaşalım.” Herkes bu düşünceyi doğru gördü; çıkacak yol aradılarsa da bulamadılar. O zaman biri şöyle dedi :  “Burada bir demir madeni var, yalınkata benziyor. Onun demirini eritirsek yol açılırdı. Oraya varıp baktılar ve bu fikri de makûl gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun ve bir kat kömür koydular; dağın üstünü, arka ve beri yanını böylece doldurduktan sonra, yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular, körüklediler. Tanrının kudretiyle, ateş kızdıktan sonra, demir dağ eriyip akıverdi, yüklü deve çıkacak kadar bir yol açıldı, o ayı, günü ve saati belleyerek dışarı çıktılar. O günden beri Göktürklerde âdet olmuştur, o günü bayram sayarlar; bir parça demiri ateşe koyup kızıl hâle getirirler, sonra Han bunu demir kıskaçla tutarak örse koyar ve çekiçle döver. Beyler de bu günü, hapisten çıkıp ata yurduna dönülen günü olduğu için kutsal bilirler.
Ergenekon’dan çıkınca, Göktürklerin ulu hakanı Kayı Han soyundan Börteçine, bütün ellere elçi gönderip Ergenekon’dan çıktığını bildirdi. Tüm iller, Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışını öğrenince baş eğdiler. Büyük Türk Kağanı Börteçine’yi ululadılar. Düşmanlarsa karşı çıktı, vuruştular. Göktürkler üstün geldi. Düşman büyüklerini kılıçtan geçirdiler, küçüklerini de kul ettiler. Böylece dört yüz elli yıl geçtikten sonra öçlerini aldılar; ata yurduna yerleştiler. Eskisi gibi dünyanın en büyük ulusu oldular.”[86]                           
Bilim adamlarının açıklamasına göre Göktürklerin sert dağlardan çıktıkları zaman, her yer, çöller yem yeşil ve her yan gül-çiçeğe bürünmüş, tam kainat sevinç ve coşku içinde imiş. Gerçekte bu Göktürklerin yeniden doğuşunu simgelemektedir. Veliyev’in açıklamasına göre Ergenekon’dan çıkılan gün 9 Mart olmalıdır.[87]

5.6. Uygur Bahar Bayramı, İlk Yaz, Buku Kağan, Köken ve Yeniden Doğuş
Bu bayram hakkında Aktok-Kaşgarlı şunları kaydetmektedir: “... Uygur boylarının ;Yaradılış ve yeniden doğuş efsanesi;, ;Buku Kağan Efsanesi; Türk Mitolojisinin en önemlilerinden biridir...Çin kaynakları uzun uzun bu efsaneyi anlatır:                                                                                       
Orada bir ağaç var, doğadan iki akar su akıyor, Tola ve Selingan iki nehrin arasında bulunan kuru ve ulu bir ağacın üzerinde hamileliğe benzeyen ur gibi bir şişkinlik belirir. Gökten sık sık bir ışık inmektedir. 9 ay 9 gün sonra ağacın üstündeki şişlik yarılır ve beş çocuk belirir. Bu beş küçük çocuk Uygur Türklerinin doğuşunu fakat aynı zamanda Uygurların yeni nesillerle doğa gibi yeniden oluşumunu temsil eder...
Takeo, Buku Kağan mitinin oluşumunu erken Orta Çağ Uygur takvimlerine dayanarak aşağı yukarı 28 Şubat-21Mart olarak verir... Buku Kagan mitinin iki anlamı vardır:  Birincisi Uygur Türklerinin kökeni, ikincisi “Yeniden Doğuş”, Bahar Bayramı, yenilenme... Uygur Türk toplumu Budizm, Maniheizm, Nasturi Hristiyanlığı, Islam gibi çeşitli inançları kabul etti. Ancak bütün bu dinlerin temelinde ulusal inançları olan “Gök Tanrıcılığın” akisleri açık olarak izlenebilir. Ağacı dölleyen Gök Tanrı’nın ışığıdır... Bu mitin “Bukhan” adı ile Moğolca varyantında “Bir Tanrıça Bukhan’la evlendi, erkek çocuğu oldu. Onu bir ağaç kovuğunda sakladı. Bukhan çocuğu oradan çıkardı”[88]

5.7. Türkmen Mitolojisinde Yeniden Doğuş “Akpamık Masalı”
Akpamık masalı Türkmenlerin, kökü çok eskiye, Türkmen tarihinin başlangıç çağlarına dayanan çok yönlü ve anlamlı masallardan birisidir: Çok eski çağlarda bir ailenin tek kız çocuğu olan “Akpamık” kendisinin erkek kardeşinin olmamasından dolayı büyük üzüntü ve hüzün içersinde yaşar. Oysa onun 7 erkek kardeşi büyük dağların yamaçlarında avcılıkla yaşar ve kendilerinin kız kardeşlerinin olmamasından çok kızgın oldukları için evlerine uğramazlar imiş. Akpamığın anne ve babası ise Akpamığın,  kardeşlerini aramak için dağlara gidip kendisini tehlikeye salmasından korkarak bu meseleyi saklarlar, ona duyurmazlar. Günün birinde Akpamık 7 kardeşinin mevcut olup, onların dağlarda yaşamak’ta olduklarını  komşularının birisinden duyar ve hemen yola çıkar. Nihayet O, 7 kardeşini bulur, büyük sevinç ve mutluluk’la onların yanında beraberce yaşamaya başlar...
Günün birinde Akpamığın kardeşleri “Devlerin” arasında müthiş bir savaş başlar. İlk defa onlar bir Kara Deve üstün gelerek onu öldürürler, nihayet, çok sayıda Devler birden saldırır ve bu 7 kardeşi öldürerek etlerini yer ve kemiklerini ise atıp giderler. Bir yerlerde gizlenerek bu tehlikeden kendisini kurtarabilen Akpamık, büyük ve ağır üzüntü ile karşı karşıya gelir, ancak çökmeden bayılmadan, kardeşlerini yeniden diriltmenin çaresini aramak ve bulmak için büyük yolculuğa çıkmaya karar verir...
Uzak yolları geçer, sert dağları, ırak memleketleri aşar ve nihayet çok yaşlı ve bilge hanıma durumunu anlatınca O, Akmamığa şöyle der:  Karşıdaki tepenin ardında “Akmaya” (Türkmenlerde bir deve çeşidi) adında bir deve vardır, eğer o devenin sütünden götürüp kardeşlerinin kemiklerinin üstüne serpersen hemen dirilirler. Ancak bu deve insana karşı çok serttir ve kimsenin yanına yaklaştırmaz. Tepenin yanındaki otlakta devenin yavrusu otlar, belki ona yalvarırsan sana yardımcı olabilir.
Akpamık gül çiçege bürünmüş yem yeşil otlakta otlamakta olan yavrunun yanına yavaşca yaklaşır, derdini anlatarak yardımcı olması için ona yalvarıp yakarır. Yavru ona yardımcı olmaya razı olur. Nihayet Akpamık Akmaya’nın sütünden alıp götürür. Sütü kardeşlerinin kemiğinin üstüne serper ve kardeşleri hemen dirilir. Onlar kendilerinin ağır bir uykuya daldıklarını zan ederler. Akmamık’ın olanları onlara anlatmasının ardından, heyecan ve sevinç her yere ve herkese hakim olur. Onlar kız kardeşlerine, gösterdiği bu büyük başarı ve fedakarlıktan dolayı şükranlar sunar, mutlulukla yeni yaşamlarına başlar, düğünler yapar ve evlenirler...”
Görüldüğü gibi esas felsefesi yeniden doğuş, hayatın yenilenmesi ve devamı anlamına gelen bahar bayramının, Sümerler ile Türklerin, özellikle Türkmen mitolojisi arasında çok anlamlı benzerlikler ve hatta denklikler bulunmaktadır. Örneğin, Akpamık efsanesinde de tıpkı Sümerlerdeki gibi yeniden diriliş doğanın yemyeşil ve gül çiçeklere büründüğü ve hayvanların bol süt verdiği bahar mevsiminde gerçekleşir. Bu masalda Akpamığın en küçük kardeşinin adının Bayram olması da çok anlamlıdır. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu metinlere ait Sümer sözcüklerinin izi de çeşitli Türk dillerinde bulunmaktadır.  

6. Sümer Dinî Adlarının Türk  Dilindeki İzleri
6.1. DİNGİR: Sümerologların açıklamasına göre bu sözcük günümüzdeki Türk lehçelerindeki Tanrı, Tañgrı, Tengri  sözcükleriyle aynıdır. Bu sözcüğün Sümer yazı dilindeki belgisi bir (*) yıldız işaretidir. Bu işaret Sümer dilinde iki türlü telâffuz edilmiştir. Birisi DİNGİR, diğeri ise AN  yani “gök” (Türkmence Asman) “yukarı” ve “uzak” demektir.[89]
Daha önceki satırlarda tanrı ve göğün Sümerlerde olduğu gibi eski Türklerde de aynı anlamda olduğu belirtilmişti. Radloff’un açıklamasına göre Orhun yazıtlarında da Tengri hem Tanrı hem de gök anlamına gelmektedir.[90]

6.2. AN: Bu sözcük yukarıda da belirtildiği gibi “gök”, “uzak”, “yukarı” anlamındadır. Onun çeşitli şekilleri Sümer ve Türk dillerinden başka İndo-German dil grubundan sayılan Farsça’da da kullanılmaktadır. Ancak aşağıdaki delillere göre bu sözcüğün aslı Farsça olmayıp Türk-Sümer diline ait olduğunu gösteren deliller vardır:
1. Sümer dili Fars ve diğer Aryan dillerinden daha eski bir dil olup, üstelik bu dilin gramer bakımından İndo-German bükünlü (flektiv) dillere ait olmayıp Türk dilin de içinde bulunduğu bitişimli (agglutinativ) dillere dahildir. Burada yukarıda da izah edildiği gibi çivi yazısı vesilesiyle çok sayıda Sümer sözcüğünün Samî ve İndo-German dillerine girmiş olmasını da göz önünde bulundurmak gerekir.
2. Birkaç dilde birlikte kullanılmakta olan bir sözcüğün hangi dile ait olduğunu belirtmek için o sözcüğün bu dillerden hangisinin gramerine uygun olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin, NUR sözcüğü günümüzdeki Türk, Fars ve Arap dillerinde geniş çapta kullanılmaktadır. Ancak onun Arap dilinin gramerine uygunlukta envar / tenvir / münevver / şekillerde kullanıldığına bakarak bu kelimenin  Arapça olduğu kabul edilmektedir. Buna göre eğer biz AN sözcüğünün Sümerce, eski Türkçe, Farsça dillerinden hangisine ait olduğunu aynı esaslara göre araştırırsak onun bir Türk-Sümer kelimesi olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

Sümerce                    Eski Türkce       Türkmence           Farsça
AN-A                       ANA                   ONA                   BE ANCA
AN-DA/Anna           ANDA              ONDA/Onna         DER ANCA
AN-TA                                ANTA               ONDAN(andan)   EZ ANCA[91],[92]      
Görüldüğü gibi AN sözcüğünün ismin çeşitli hâllerindeki durumu Sümer ve Türk dillerinde hemen hemen aynı olduğu hâlde Farsçada durum çok farklıdır. Yani, Türk ve Sümer dillerinde bu hâller sadece ekle izah edilirken, Farsça’da edatlara ihtiyaç duymaktadır.
3. Ortak sözcüklerin hangi dile ait olduğunu belirtmenin bir diğer yolu bu sözcüğün bu dillerde çeşitli kullanılma şekillerinin var olma durumudur. Bu çalışmanın diğer bölümleri de dikkate alınırsa AN sözcüğünden türemiş ANU (Anev), ANNA gibi çok sayıda isimlerin hem Türkmen hem de Sümer dillerinde mevcut olduğu görülecektir. Türkmen dilinde eski Türkçe’de olduğu gibi AN-DA kullanımını yaygın olarak gösteren pek çok edebî metin de mevcuttur. Örneğin, Mahdumgulu’nun şu dizelerinde olduğu gibi:
                        Ya Hızır-İlyas ile Şah Süleyman andadur
                        Ya Selim Şah Mekke Hani İbni Sultan andadur
                        Bayezit Sultan Uveys Harakanî Migan andadur
                        Dayanur Musa asası Marı gördüm şondadur. [93]          
Anda sözcüğü “yukarı, yüksek, uzak, cennet, ahiret” anlamlarını taşımaktadır.

6.3. ANUSümerlerin en büyük tanrısı olan gök tanrının ve en büyük tapınaklarının ismidir. Bu adın Anû sözcüğü ile bir olduğundan şüphelenmeye gerek yoktur. Sümerce’de ENU (gök) ve ENNU (koruyucu) anlamlarının olması dikkate değerdir.[94] 
Bu sözcüklerin AN’dan türediği açıkça bellidir. Türkmence’de INDEW (INNEW) sözcüğünün de korumak kelimesine yakın bir anlamı vardır.

6.4. İN-ANNA: Bazen büyük tanrı ANU’nun kızı, bazen de onun hanımı konumu görünmektedir. Burada dikkati çekici ve önemli olan mesele ANNA kelimesine başka bir sözcük eklenerek hem Sümerlerde, hem de günümüzdeki Türkmenlerde geniş ölçüde insan adı olarak bulunmasıdır. Örneğin, ANNA-TU (büyük tanrının hanımı olan tanrıça) ve KULİ-ANNA (Dumuzi’nin lâkabı). Bu Sümerli adları ANNATUVAK, ANNAKULİ (Annaguli) ANNABERDİ, ANNABİBİ vb. Türkmen adları ile hemen hemen aynıdır. “Uruk kentindeki büyük bir tapınagın adı da E-Anna(Haus des Anu) yanı Annanın evi´dir.”[95]

6.5. KULİ-ANNA sözcüğünün anlamına gelince ANNA tanrının adı ve KULİ sözcüğünün birinci hecesi olan KU oturmak, konmak ve Lİ ise ile, beraber anlamındadır. Sonuçta KULİ sözcüğü beraber oturmak, yakın dost gibi manalarını veriyor.[96]
Böylece  Türkmen adı olan Annakulı / Annagulı sözcüğünden tanrının yakını, dostu anlamını çıkarabilmek mümkündür. Burada Cuma günü için ANNA GÜNÜ’nün kullanılması da düşündürücüdür. Bu kullanımın tanrı günü anlamına geldiğini sadece Sümer dilinin yardımıyla anlayabiliyoruz.

6.6. EN-LİL: Yukarıda görüldüğü gibi “yel” ve “hava” tanrısı, yel piri demektir. Bu sözcükteki LİL Türk dilindeki “yel” sözüyle bir anlamdadır. EN sözcüğü ise büyük tanrıların adı ile gelmektedir. Bu sözcük Delitzsch’in açıklamasına göre yüksek, iye, pir, ağa anlamlarına gelmektedir, ENU ve ENNA şekillerinde yazılarak gök, koruyucu, saklayan, ruhani gibi anlamlara gelmektedir.[97]       
Buradaki dikkatimizi Türkmencedeki İNNE-MEK ve ya “inde-mek” (himaye etmek, sahip çıkmak, örneğin zayıf ve hasta bir çocuğun bakımı ile ilgili olarak “bunu kim inneyecek?” denmektedir) sözcügüne yöneltmek mümkündür.

6.7. EN-Kİ: Yer tanrısı. Bu sözcüğün ikinci hecesi olan Kİ Sümercede GİR şeklinde de görülmektedir. Bu sözcük yer, belli bir yer, yurt anlamındadır. Türkçedeki KIR / GIR / YER / KIYI sözcükleri de aynı kökten olabilir diye düşünülmektedir.

6.8. URASYerin ana tanrıçası; diğer adları Kİ ve EN-Kİ’dir.[98]  
Bu sözcüğün Türkmen adı “Oraz” ile bir kökten olması mümkündür. Tanrı ve din ile bağlı olan ORAZ Türkmen adı olarak çok çeşitli ekler ile oldukça kullanılmaktadır. Örneğin, Orazkuli, Orazverdi, Orazgül vb.

6.9. ADA-PA:  İlk adam, Adem Baba/Adam Ata Sümer dilinde ADA günümüz Türk lehçelerindeki ATA sözü ile aynıdır. (bkz. sözlük bölümü).

6.10. ARUNAS: Tanrılaşan denizin adı.[99] Bu sözcük günümüz Türkmencesindeki ARNA (Irmak) sözcüğüne hem yansıma hem anlam bakımından çok yakındır.

6.11. DOMUZİ: Sümerlerde üretim ve bereket tanrısı, aynı zamanda Haziran ve Temmuz aylarının adı. Türkmencede TOMUS, yaz mevsimi için kullanılmaktadır.

6.12. BARAK: Hızlı giden ve cennet hayvanı olan köpeğin adı. “Şamanlar da Barak adlı köpeğe binerek göğe çıkmışlardır. Kırgızlar’da cins köpeğe Barak denilmiştir. Oğuz destanında İt-Barak kavminden bahsediliyor. Onların totemleri de kuştan türemiş bir köpektir”.[100] Bu Sümer sözcüğünün kökünün Türkmen dilindeki bar (var, varmak) ile bir olması mümkündür. Türkmencedeki baragan (hızlı giden, ulaşan, varan) sözcüğü de BARAK sözcüğü ile yansıma ve anlam bakımından benzerdir.

6.13. E-GAL: Mabet veya saray anlamına gelen bu kelime Tevrat’da HEGAL olmuştur .[101] Kelimenin birinci hecesindeki E Türk dilindeki Ev ile aynı anlamda olup ikinci hece GAL ise ulu ve büyüktür. E-GAL ise ulu ev anlamına gelmektedir. Türkmencede (yukarı) GAL, galmak (kalmak), Gala (kale) gibi kelimelerle hemen hemen aynı anlamlıdır. Arapca oldugu kabul edilen ;gal-eh;(kale) sözcügün yüzlerce başga sözcükler gibi Sümer dilinden sami dillere o cümleden arab diline girmiş olması da büyük ihtimaldır.

6.14. E-KUR: Yukarıdaki metinde bahar bayramı Sümerlerin tepenin üstünde, yükseklikte yerleşmiş tapınağının adıdır. Bu ad iki sözcükten türemişdir. Sümercedeki “E” ve “EB” Eski Türkçedeki EB ya ÄB, Yeni Türkçedeki EV, Türkmencedeki ÖY aynı köktendirler. İkinci Sümer sözcügü “KUR” ise, eski türkçedeki KUR ve KURGAN, Türkmencedeki GORGAN aynı kökten olup, tepe ve yükseklik anlamına gelmektedir. Bu konuya Sözlük Bölümü’nde tekrar temas edilecektir.








In-Anna: Sümerlilerin güzellik Tanrıçası. Iştar, Afrodit ve Zöhre bu Tanrıçadan örnek alınmıştır.
(Hermann Müller-Karpe. Handbuch Der Vorgeschichte II, 1968 München, Tafel. 88)





III










IV
 Mezopotamya (i.ö. 2000.)

(A: Mesopotamien. Jean- Claude Margueron 1979 München, s. 95)
(B: Mesopotamien. S. N. Kramer 1971 Hamburg, s. 170)

Dünyada ilk dafa ;tikeri; icad edenlerin Sümerliler oldugu kabul edilmiştir. Onalarin inanclarına göre Tanrilar bu arabalar´la cennete gidiyorlardı.





V
Türkmenistan (A- i.ö. 4000., B-i.ö. 3000. yıl)
(A: Türkmenistan SSR´nin trihi. 1959 Aşkabat, s. 41)
(B: Türkmen Medeniyeti Jurnalı 1994-1 Aşkabat, s. 21)
Acaba, Sümerliler bu arabalar´lamı Türkmenistandan Mezopotamyaya köçmüşler?







VI

   Türkmenistan (Tanrıçalar, i.ö. 3000. ve 2000.)

(Türkmen Sovet Ansiklopedisi, 8.cilt 1978 Aşkabat, s. 39)





VII

 Mezopotamya (Tanıçalar, i.ö. 2700 yıl)

Hermann Müller-Karpe. Handbuch Der Vorgeschichte II, 1968 München, Tafel. 88

7. Edebiyat ve Folklor Benzerlikleri

Sümerlerin edebiyatı yukarıda da belirlediğimiz gibi genelde din ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu edebiyatın başında ise tanınmış “Gılgamış Destanı” duruyor. Ondan başka da DOMUZİ ile İN-ANNA’nın arasındaki ilişkiden ortaya çıkmış lirik şiirler, karşılıklı söylenen koşuklar ve hitap mektupları gibi usüller ve tarzları da vardır. Bu metinlerde de Türk halklarının edebiyatına, özellikle onların çok zengin folkloruna benzerlikleri, hatta aynılıkları görüyoruz. Üstelik, bilim adamlarının Sümer dilinin karakterini günümüzdeki dillerin hepsinden fazla Ural-Altay dillerine yakın ve bazılarının ise bu dile ait olduğunun altını çizmelerini dikkate alarak edebiyat bilimcilerinin bazıları “Türk Edebiyatı” tarihini Sümer edebiyatı ile başlatmayı uygun görüyorlar. Örneğin, yukarıda adı geçen “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı ilmi eser “Gılgamış Destanı” ile başlanıyor. Türk bilim adamı Hilmi Ziya Ülken bu konuda şöyle yazıyor:  “..... bazı tarihçilerin tahmin etmelerine göre eğer Sümerler bir Türk kavimi ise, o zaman dünyanın en eski destanının da bir Türk destanı olmuş olması kesin olacaktır.”[102]                              
Şimdi Sümer edebiyatının bazı temalarının mazmununa ve onlardan birkaç parçanın tercümesine bakalım:

7.1. Gılgamış Destanı ve Eski Türk Edebiyatı İle
Karşılaştırılması
Bilim adamları Gılgamış Destanı’nın, dünyanın en eski ve en güzel destanlarından biri olduğunun altını çiziyorlar. Bu destandan ilham alınarak ve onun güçlü etkisi altında dünyanın bir çok ülkesinde ve çeşitli ulusları arasında çeşitli destanlar yaratılmıştır. Bu konuda Kramer şunları yazıyor:
            “Gılgamış (Bilgamiş) “Uruk” kentinin ünlü hakanlarından birisi olmuştur. Onun hükmettiği dönem M.Ö. XXVII. yüzyıldır. Sonraları çok sayıda mitler türemiş ve onun adı ile ortaya çıkmıştır. O, yüzyıllar boyunca yalnız Mezopotamya'nın “yarım tanrısı” ve saygı gösterilmiş millî kahramanı olmayıp belki de, bütün eski dünyanın tarihi kahramanlarının arasında en büyük şahsiyetlerden birisidir. Yüzyıllar boyu onun savaşları, vahşi hayvanların ve insan üstü güçlerin karşısında sürdürdüğü mücadeleleri, bunun gibi de sonsuz yaşamın (ebedî dirilik) sırrını bulmak uğrundaki arayışları, Sümerlerin, Akkadların, Hititlerin ve Yakın Doğunun diğer kavimleri arasında destan olarak dilden dile geçip gelmiştir. Yunan kahramanı “Herakles”in türemesine de onun örnek olmuş olması mümkündür.”[103]  
            Kramer başka bir eserinde Gılgamış'ın şahsiyetini şöyle tasvir ediyor: “Metnin bu iki bölümünde, Gılgamış bir cesaretli kahraman, savaşçı önder, korkarak bağıran çocuk, zeki danışman, adaletli hakan ve ölümden korkan fâni insan görünüşlerinde ortaya çıkıyor.”[104]
            Başka bir rivayete göre Gılgamış 120 yıl yaşadıktan sonra vefat belki halk arasındaki masallardan ve rivayetlerden alınarak dizilmiştir. O, poema (uzun şiir) görünüşünde olarak, her biri müstakil güzel şiirden ibaret 12 levhadan dizilmiştir.etmiştir. Gövdesinin üçte ikisi tanrı ve kalan bölümüyle insandı. Bu destan Sümerlerden sonraki dönemlerde form ve mazmun açısından değişiyor. Bu destanın kökü, belli bir dinî metin olmayıp
7.2. Destanın Mazmunu
            Büyük Sümer destanının kahramanı Gılgamış, Uruk ülkesinin kralıydı. Anası tanrıça Nin-sun'dur. Kendi vücudunun üçte ikisi tanrı, üçte biri insan etinden idi. İdaresindeki insanları çok çalıştırmış, onlara ağır vergiler koymuştu. Uruklular bundan çok bunaldı. Gılgamış'ı önleyecek, kendilerini onun elinden kurtaracak birini yaratmalarını tanrılardan yalvardılar. Tanrılar bu isteği kabullenerek tanrıça Aruru'ya; Gılgamış'a bir rakip yaratmasını emrettiler. Aruru tanrıların dediklerini yapmak için, yaratacağı rakibin nasıl olacağını epeyce düşündü. Sonra bir parça çamur aldı, tanrı En Urta'ya benzeyen bir erkek yaptı. İsmini de Enkidu koydu. Enkidu ormanlarda yaşar, hayvanlarla düşer kalkardı. Bir gün onu bir avcı gördü, korktu. Dönerek babasına anlattı. Babasının tavsiyesi üzerine, Enkidu'yu kendine bağlayacak bir kadını ormana gönderdiler. Enkidu kadını gördü, yaklaştı. Kadın onu kandırarak hayvanlardan ayırdı, şehre getirdi. Enkidu önce Uruk kahramanı Gılgamış ile kavga etti. Nihayet Gılgamış üstün geldi. Bundan sonra dost oldular.
            Günün birinde Sedir ormanında bulunan Khumbaba adındaki dev ile savaşmak üzere ikisi birlikte yola çıktı. Ormana gelince Khumbaba'nın bekçisine rastladılar, öldürdüler. Bundan sonra Enkidu hastalandı. On iki gün koma hâlinde yattı. İyileşmeye başlayınca Gılgamış'ı bu isteğinden vazgeçirmeye çalıştı, mümkün olmadı. Devle aralarında korkunç bir savaş başladı. Nihayet Khumbaba'nın başını kestiler. Bu başarı üzerine tanrıça İştar, Gılgamış'a âşık oldu, ama Gılgamış iltifat etmedi. Buna İştar öfkelendi. Babası Anû'ya şikâyet ederek Gılgamış'ı öldürmek için gökten kutsal bir boğa göndermesini istedi. Anû nihayet boğayı gönderdi. Gılgamış ile Enkidu boğayı öldürdüler, yüreğini güneş tanrısına sundular. İştar buna daha çok öfkelendi, ama bir şey yapamadı. Enkidu bundan sonra tekrar hastalandı, çok geçmeden öldü.
            Gılgamış, Enkidu'nun ölümünden çok acı duydu. Kendisinin de bir gün öleceğini düşünerek üzüldü ve tanrılardan Enkidu'nun ruhunun az bir zaman içinde yeryüzüne çıkmasını istedi. Tanrılar bunu kabul ettiler. Enkidu'nun ruhunun yeryüzüne çıkmasına izin verdiler. Gılgamış ona yer altı âlemini, cehennemi, insanların oradaki hâlini sordu. Aldığı cevaplardan çok sarsıldı. Ölümden kurtulmaya, ölmezler arasına girmeye çare bulmak üzere memleketinden çıktı. Gün geçtikçe korkusu ve ıstırabı artıyordu. Bu arada, Tufandan kurtulan ve ölmezler arasına katılan Uta-napıştım’ı hatırladı. Ondan ölmemenin sırrını öğrenmek istedi. Onun kaldığı yeri bulmak üzere yola çıktı. Sonsuz hayata kavuşmak arzusu, kederlerini gün geçtikçe artırıyordu. Bir gün Maşu dağına geldi. Bu dağın giriş tarafını akrep insanlar bekliyordu. Gılgamış bunları görünce çok korktu. Bu akrep insanlardan biri karısına:  “Bu insanın vücudu tanrılar etinden yapılmıştır” dedi. Karısı da: “Onun üçte ikisi tanrı ve üçte biri insandır” cevabını verdi.
            Bunun üzerine akrep insan, Gılgamış'ı iyi karşıladı. Gılgamış ona maksadını anlattı:  Akrep insan:  Bu yolculuğun çok tehlikeli olduğunu, yirmi dört saatte aşılabilecek yolu ve bu dağın karanlık taraflarını, kimsenin geçemediğini söyledi. Bu sözlerden Gılgamış yılmadı, karanlıklara daldı. On iki saat sonra aydınlık bir yere geldi. Orada güzel bir meyve bahçesi gördü. Bu bahçede bulunan güneş tanrısına maksadını söyledi. Tanrı ona beyhude emek sarfetmemesini söylediyse de tesiri olmadı.
           Gılgamış, tanrıça Siduri'nin kalesine gitti, onunla görüştü. Siduru ona, bu telâşlı ve perişan hâlinin sebebini sordu. Gılgamış da ölümden korktuğunu yana yıkıla anlattı. Bu tanrıça da emeklerinin beyhude olduğunu, bu ümitsiz yolculuktan vazgeçmesini söyledi. Gılgamış yine yalvararak kendisine bir yol göstermesini istedi. Siduri, Gılgamış'a önünde bir denizin bulunduğunu, o tehlikeli denizi şimdiye kadar kimsenin geçmediğini anlattı. Şayet bu denizin önüne varabilirse, Uta-napıştım'in sandalcısı Ur-şanapi'yi orada bulmasını, bu denizi onunla geçmesini, eğer bu olmazsa geri dönmesi gerektiğini söyledi.
            Gılgamış, Siduri'den ayrıldı, sandalcıyı buldu. Sandalcı Gılgamış'a maksadını sordu, o da anlattı. Sandalcı, Gılgamış'a baltasını alarak ormandan sırıklar kesmesini söyledi. Gılgamış, dediklerini yaptı. Nihayet Uta-nipiştim'in bulunduğu yere vardılar. Uta-nipiştim bunlara hem hayret etti, hem güldü. Gılgamış'a niçin geldiğini sordu. Gılgamış ona da arzusunu anlattı.
Uta-nipiştim hiçbir şeyin bakî ve devamlı olmadığını, hiç kimsenin ölümden kurtulamayacağını söyledi. Gılgamış ısrar etti; kendisinin ölümden nasıl kurtulduğunu sordu, Tufanı anlatmasını istedi, o da anlattı.
Bundan sonra Uta-nipiştim, Gılgamış'a dedi ki: “Tanrılar sonsuz hayatı kimseye vermemiş, kendilerine ayırmışlardır.” Gılgamış yine ısrar etti. Bu defa Uta-nipiştim ona:  “Kalk! Yedi gün, yedi gece uyumamak için kendini yere atma!” dedi. Ama Gılgamış o kadar yorgun idi ki duramadı yattı, hemen uyudu. Uta-nipiştim'in karısı, Gılgamış'a acıdı, kocasının izni üzerine ona yemek pişirdi. Gılgamış yedi gün yedi gece uyudu. Uta-nipiştim yedinci günden sonra ona dokundu. Gılgamış hemen uyandı, kalktı. Gılgamış hâlâ ölümden kurtulmanın çarelerini düşünüyordu. Tekrar Uta-nipiştim'e sordu. O da geriye, memleketine dönmesi gerektiğini söyledi.
Çaresiz kalan Gılgamış, sandalcı ile yola çıktı. Ama yola çıkmazdan önce, Uta-nipiştim ona denizin dibinde bir ot bulunduğunu, otu bulup da alırsa, sonsuz hayata ereceğini söyledi. Gılgamış ayağına ağır bir taş bağlayarak denizin dibine indi. Otu bulunca aldı. ayağındaki taşı çözdü, yüze çıktı. Artık Gılgamış'ın gönlü rahattı. Sandalcı ile karaya çıktılar, yolda giderlerken bir gölün kenarına geldiler. Gılgamış yıkanmak için o göle girdi. Bu sırada bir yılan bu otun kokusunu alarak geldi buldu, yedi ve kaçtı. Yılan gençleşmiş, sonsuz hayata ermişti. Gılgamış ise duyduğu üzüntüden çok perişan, ümitsiz bir hâlde Uruk'a geldi. Ölümden kurtulmanın çaresi olmayacağını artık anlayınca, kendini kedere bıraktı.”[105]
Destan hakkındaki tabletlerin birincisinde Gılgamış şöyle anlatılmaktadır: Onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Sırları görüp perdesini yırtan bu adamdır. Tufan’dan önce olayın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü amma çökmedi, bütün çektiklerini bir anıt taşına kazdı.”[106]                               
Görüldüğü gibi bu destanda bizim halk destanlarımızı, masallarımızı hatırlatan yansımalar az değildir. Başka bir ifade ile, yukarıda bahar bayramında gördüğümüz gibi Gılgamış destanının izlerini de Türk mitolojisinde açıkca görebiliriz. Bu benzetmeleri aşağıdaki tertip ile göz önünde bulundurmak mümkündür.

7.3. Gılgamış Destanı ve Akpamık Masalı
Destanların oluşma süreçlerindeki pastoral hayat ve onların tasvir ettikleri dönem takriben aynıdır. İkisinde de halkın doğa ile ilişkisi de birdir. Bu ise bu destanların çok eski çağlarda türemiş olmalarını ispat etmektedir. Akpamık'ta asıl rolü kadınların oynaması M.Ö. 4 bin yıllarında Türkmenistan’daki sosyal ilişkilerde Anaerkil (Matriarkal) anlayışın hâkim olduğu döneme aittir. Bu dönemi daha iyi anayabilmek için Türkmen-Sovyet Tarihi’nin birinci cildinin 38-45. sayfalarına bakalım:
Yukarıda görüldüğü gibi Türkmen mitolojisindeki Akpamık masalı, Sümer mitolojisindeki “Domuzi-In-anna” ve Gılgamış destanlarının üçünün de mazmununun temelini oluşturan mesele, insanlığın en önemli sorunu olan “yaşam ve ölüm” sorunudur. Üçünde de “dirilik ilacını” bulmak için büyük çaba gösterilir. Akpamık ve Domuzi-Inanna destanlarında hemen hemen aynı şekilde dirilik ilacı bulunarak yeniden dirilme gerçekleşir, ancak Gılgamış bu ilacı bulursa da onu kullanamadan kaybeder. Gılgamış ile Enkidu’un birleşerek “Hum-baba” adındaki bir Devi öldürmesi, Akpamığın 7 kardeşinin “Kara Devi” öldürmeleri ile aynı olduğu halde, başka bir taraftan ise Dede Korkut destanındaki “Besed”in “Depegöz”ü öldürmesini yansıtmaktadır. 

7.4. Gılgamış ve Dede Korkut Destanları
Bazı bilim adamlarının fikrine göre “Bu destanın yılın 12 ayına uygun olarak 12 bölümden ibaret olması, 12 bölümden oluşan “Dede Korkut” destanını, Gılgamış'ın tanrılara boyun eğmeyerek onlara karşı mücadele vermesi ise Dede Korkut destanındaki Azrail ile savaşa giren “Dirsehan”ın şahsiyetini hatırlatmaktadır.”[107]
Gılgamış'ın kendi dostu Enkidu ile beraber, tanrıların onların karşısına gökten yere gönderdikleri “boğa” ile savaşarak onu öldürmesi, Dede Korkut destanının “Boğaç ve Dirsehan Oğlunun Boyu” bölümünde, Boğaçhan'ın kendi adını bir esrik boğa ile savaşarak onu öldürmekle almasını  hatırlatıyor .[108]                                                                      
Yukarıda görüldüğü gibi Gılgamış’ın şahsiyetinin bir yönü de onun bazen başkalarına karşı acımasız davranması ve halkın üzerinde sert hakimiyet kurmasıdır. İnsanları çok çalıştırıyor ve ağır vergiler alıyordu. Hatta Uruk kentinin çevresine büyük Kale yaptırarak kuşatmıştı. Dede Korkut destanındaki “Deli Dumrul” da hemen aynı karakteri taşır. O da bir susuz kuru ırmağın üzerine köprü yaptırarak, her geçenden 30 ve geçmeyenden 40 akçe parayı zorla alır.
Gılgamış’ın arkadaşı Enkidu ilk defa ormanlarda hayvanlarla yaşar ve sonra bir kadının vesilesi ile kente getirilir. Oruz gocanın oğlu Beset de ormanlarda aslanlar ile yaşar ve nihayet Dede Korkutun öğüdü ile Oğuzların arasına gelir. Gılgamış ve Deli Dumrul ikisi de ölümden çok korkar ve ondan kurtulmak için çare ararlar.

7.5. Gılgamış ve Oğuzhan
Veliyev, “Sümer kahramanı Gılgamış'ın annesi “Nin-Sun” tanrıça idi. Gıgamış'ın gövdesinin üçte ikisi tanrı, üçte biri ise insan etindendi, Oğuzhan’ın annesi de “Ayhan” adında bir tanrıça sayılırdı” demektedir.[109]

7.6. Gılgamış ve Köroğlu
Gılgamış destanının meydana gelişi, yani Sümerlerin arasında türemesi ve sonrası yüzyıllar devamında mükemmelleşmesi ve kuşakların dehası ile süslenerek güzelleşmesi, Köroğlu destanının türeme ve mükemmelleşme süreci ile benzerlikler göstermektedir. Bu konuda Bekmırad'ın Köroğlunun İzleri adlı eseri ilginçtir ve ilham vericidir. Bu eserinde o, Köroğlu'nun, Dede Korkut'un ve bunların kaynağı olan “Oğuzname”nin Türkmen ulusunun çok eski çağlarda türeterek bin yıllar içinde ulusal dehası ile süslediği bir eser olduğunu ortaya koyuyor.[110]      
Bu durum Sümerologların açıklamasına göre Gılgamış eposunun meydana gelmesinde de aynıdır.
Gılgamışın çok genç yaşlarında kendisini gösteren yiğitliği ve cesareti, aynı zamanda çok basit bir insan gibi tasvirlenmesi, hatta onun 120 yıl yaşaması da Köroğlu’nu hatırlamaktadır. Gılgamış’ın yerin altındaki ölüler dünyası ile ilgilenmesi ve ölen arkadaşı Enkidun’un ruhu ile görüşerek ondan yerin altındaki karanlık dünyanın durumundan bilgi alması Köroğlu'nun Türkmen varyantı (adı göroğlu =  mezaroğlu ve onun yerin altından aydınlık dünyaya çıkması) ile çok benzer anlam taşımaktadır. Köroğlunun Kıratı da bu destanda 40 gün yer altında kalmıştır.
Bu bölümü ünlü tarihçilerin, “folklorun” önemi ve tarih bilimine verdiği hizmeti konusundaki sözleri ile bitirelim. “İnsan toplumunun tarihten önceki yaşam tarzını öğrenmekte, arkeologların elde ettikleri çok değerli materyallerinin yanında, günümüze kadar saklanarak kalmış yazılı olmayan kültürün araştırılması ile yürütülmekte olan etnolojinin de, tarihin bir parçası hükmünde çok önemi vardır. İnsanların ürettiği bu büyük kültür, belli bir toplumun devleti olmasa da, onun yerini tutabilecek ve ilerlemiş toplumların devlet organları ile denk dinî, ekonomî, siyasî vb. yönlerde güçlü teşkilâtlar yaratmak vesilesi ile memleketi adaletli yönetmiş olmalarının simgesidir. Yalnız onların yazıları olmamıştır.”[111]
Yukarıdaki satırlarda alıntı yaptığımız Gılgamış destanının, Sümerlerden sonraki dönemlerde Samî kavimleri tarafından çoğaltılmış ve geliştirilmiş metinlerden alınmış olduğunu hatırlatmıştık. Şimdi ise bu destanın direk Sümerlerden kalmış metinlerinin bazı parçalarına göz atalım.

7.7. Sümer Edebiyatından Bazı Örnekler
7.7.1.Gılgamış
            Destan konusundaki levhaların birincisinde Gılgamış şöyle tasvir ediliyor:                                                                                                 
            a- “Onun görmedik şeyi yoktur. O, dünyanın tüm bilimlerini öğrenerek, gelecek kuşaklara kaldırmış bir insandır. Sırları görerek perdeleri açan, bu insandır. Tufandan önce olacakların haberini getirdi. Uzak yoldan yorgun geldi ancak çökmedi. Gözü ile gördükleri ve omuzu ile çektiklerinin hepsini bir anıt taşın yüzüne yazdırdı. Uruk'un dört yanına kale yaptırdı. Kutsal İn-anna'nın (hem savaş hem sevgi tanrıçası Iştar'ın) tapınağına hem de temiz hazinenin kalelerine bak! O kalelerin duvarları didilmiş yünden örülen urgan gibidir.
            Ulu tanrı Gılgamış'ı en dolu ve mükemmel şekilde yarattı. Tanrılar ona en iyi huyları vermekte birbirleri ile yarışıyorlardı. Güneş tanrısı ona huyların en iyisini, yer altındaki tatlı (tuzsuz) su okyanusunun tanrısı EA ise ona bilimliliği armağan etti. Ulu tanrılar Gılgamış'ı şu aşağıdaki ölçüde yarattılar:
            Boynunun uzunluğu on bir [endaze], göğsünün genişliği dokuz karış ... adımlarının genişliği ... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar perişan idi. Vücudu her bakımdan ölçülü idi. Onda üçte iki tanrılık ve üçte bir insanlık vardır. Gövdesi pek iri idi. Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk şehrine vardı. Uruk caddelerinde azametinden kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabanî bir boğa gibi böğürüyodu. Eşsizdi. Sil­âhları kalkıktı. İnsanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk ahalisi gittikçe eksildi.”[112]
            b- “..... Sabahın erken çağında kardeşi, güneş tanrısı “Utu” kendi yatağından çıktığında, İn-anna kendi isteğini Gılgamış'ın yanında tekrarladı. Gılgamış ona yardım etmeye karar verdi. O, silâhını bağladı...”[113]
           
                c- “Altı gün altı gece ağladım onun için;
                Dehşetli korkmuştum .....
                Ölümden korktum, bu nedenle dolaşıyorum dünyayı
                Arkadaşımın felâketi beni son derece üzüyor,
                Bunun için dünyada büyük yolculuğa çıktım;
                Ben nasıl susabilirim? Ben nasıl bağırıp çağırmayabilirim?
                Benim sevgili arkadaşım toprak oldu;
                Enkidu, benim aziz dostum toprak oldu.
                Ben de yatmaya mecbur olarak
                Sonsuza kadar kalkmamaya mecbur olmayacak mıyım?”[114]          

                d- “Gılgamış! Nereye gidiyorsun?
                Sen aradığın (sonsuz) diriliği bulamazsın
                Tanrılar insanı yarattıklarında,
                Ölümü ona böldüler.
                Diriliği kendi ellerinde sakladılar.
                Sen ey Gılgamış! ye, iç
                Geceni-gündüzünü iyi geçir!
                Günlerini sevinçle doldur!
                Gece gündüz dans et, oyna,
                Temiz giysiler giy,
                Suda çim, başını yıka
                Elindeki çocuğa bak!
                Hanımın, senin kolların arasında sevinsin!
                İnsanın (işte) böyle olmalıdır.”[115]

7.7.2. “DOMUZİ ile İN-ANNA”

No 24-26:
Domuzi-İn-anna Koşuğu: Uruk'un çoban hakanı Domuzi'nın Uruk'un mağrur ve saldırgan koruyucusu tanrıça İn-anna'yı kendisine nişanlamak için, hem isteme sözleri hem de onların toy şenliklerini beyan eden, Sümerlerin şiir ve mitolojisinin yürek tarını (sazını) çalan bu koşuk, onların fantezisinde en güçlü yansımasını buluyor. Koşukların her birinin  Domuzi ile İn-anna'nın sözlerinden oluşan beş varyantı vardır:
25. sayı, düğünden önce söylenen sevgi koşuklarından ibarettir. Onu şu aşağıdaki gibi bölümlere ayırmak mümkündür:
Birinci Bölüm Sevgi Kendi Yolunu Bulur:  Bu bölüm yazarı tarafından “Tigi” (1) diye belirtilmiştir, yani belli bir saz (ud, kopuz) ile söylenen bir türkü. Bu türkü (tigi), iki bölümden ibarettir. Birincisi İn-anna'nın kendi kendisi ile söyleşmesi ile başlar:

             Önceki gece ben hanım-hakan, parlayarak açıldığım çağda,
             Önceki gece ben göğün hanım-hakanı, parlayarak açıldığım  çağda,
                Parlayarak açılıp dans ettiğim çağda
                Aydın ışığın geceyi yendiği anlarda, içimden türkü                
mırıldandığım çağda.
                                                               ****
                O, benimle karşı karşıya geldi, o benimle karşı karşıya geldi
                Koç yiğit “Kulı-anna” (Domuzi) (2) benimle karşı karşıya geldi
                Koç yiğit, elini belime koydu
                “Uşumgal-anna” (Domuzi) (3), beni kollarına alarak kucakladı.
                                                               ****
            Bunun hemen ardından bu iki sevmiş insan arasında, çok nazik duygular yaşanıyor. İn-anna çok nazik, sevgiye yoğrulmuş “tete-a-tete” (?) ile kendisini koruyor:
                Gel? şimdi? beni bırak, ben evimize gitmeliyim
                “Kulı-anna” (Domuzi) (4) beni bırak, ben evimize gitmeliyim!
                Ben annemi aldatmak için neler söyleyebilirim?
                Ben annem “Ningal’ı aldatmak için neler söyleyebilirim?

            Ancak “Domuzi” onu geri bırakmayıp, belki hemen bir cevap ve çare hazırlamıştı:
                Ben sana söylüyorum, ben sana söylüyorum!
                Gelinlerin en güzeli “İn-anna” Ben sana söylüyorum
                Sana söylüyorum:  benim mihrabanım!                                                   
              Sen beni kendinle pazarın en açık meydanına götür
                Orası bizi eğlendirir, bir müzikçi oyunu ile
                O, kendisinin hoş türkülerini, bizim için söyler.
                O, kendisinin ilginç oyunları ile, bizim zamanımızı geçirir.
                                                               ****
            İkinci Bölüm:, İn-anna'nın gelecekteki eşi olan sevgilisine gösterdiği sevinç dolu şu monoloğu ile bitiyor:
                Ben “İn-anna”, annemin (evinin) eşiğine geldim
                Sevinçle içeri girdim
                Ben Ningal'ın (evinin) eşiğine geldim
                Sevinçle içeri girdim
                O, (Domuzi), benim anneme o sözü söyler
                Servi ağacının yağını, evin döşeğine serper
                O, Ningal’a o sözleri söyler
                Servi ağacının yağını evin döşeğine serper.
                                               ****
                Yaşayan evi hoş kokutan
                Sözleri sevinç getiren o,
                Benim beyim, en temiz ve saygılı üyedir
                “Ama-Uşamgal-anna” “Sin’in” damadı!
                Benim beyim! Senin bitkilerin tatlıdır
                Senin sahrandaki otların ve tahılların tatlıdır
                “Ama-Uşamgal-anna”! senin bitkilerin tatlıdır
                Senin sahrandaki otların ve tahılların tatlıdır.[116]

            No 24:  Bu yazıların çoğu bozulmuş durumda günümüze kalmış 5-12. satırları “İn-anna” nın söylediği koşuklardan ibarettir. O, onu sevmekle kendini mutlu hissediyor. (Domuzi benim yanıma gelmiştir. Ben kendimi onun yanında mutlu hissediyorum.)
                Ey benim .... haydi kucaklaşalım
                Gel ..... sevinçle birbirimizle bakışalım
                Ey “Kulı-anna” benim beyim! yüreklerde neler var
                Belki o .... olsun, vicdanı rahat yüreği sevinçlidir.
                                               ****
            İn-anna yine özellikle Sümer dininin doğmaları ile bağlantılı olan sözünü devam ettiriyor:
                Ben sahibimin huzuruna giderim, ona söylerim:
                Sen En-Lil'in yanında oturmuşsun,
                Benim atam “Din” seni kendi yüreğinde seçmiştir,
                Sen benim yüreğimde seçilmişsin, ben geldim.....
                O, (Sin) ebedîlik “Tiyaranı” kutsal tacı, senin başında koydu
                Onlar... ulu tanrılar, seni dikkate alırlar
                “Anûnnakiler” övgülü türkülerinin üstü ile, göğsüne keramet
              dökmüşlerdir.[117]
7.7.3. Şiirin Bazı Kelimelerinin Açıklamaları:

(1) “Tigi” sözcüğü metinlerden anlaşıldığı gibi “koşuk, türkü” anlamına geliyor. Bu sözcüğün kökü Türkmence “demek” dimek, diği sözcüğü ile aynı olduğu görülebilmektedir  diye düşünüyorum.Çünkü Sümer dilinde “du” (bazen “di” şeklinde) sözcüğü, demek anlamındadır. Yine de bu sözcükten kaynaklanan “du-ga” yani demek, söylemek sözcüğü de vardır (ayrıntılı bilgi için bkz. Sözlük Bölümü).
(2) ve (4):  Bu sözcükler Domuzi'nin (Tamuz'ın, Tomus'un) takma adlarıdır ve belli tanrıların dostu veya kulu anlamındadır(bkz. Dinî Adlar Bölümü).
(3):  Uşamgal: Ejderha.



“Sümer Atasözleri”
                        “Bekçisi köpek olmayan kentte
                        Tilki bekçilik yapar.

                        Gümüşü çok olan, mutlu olabilir
                        Tahılı çok olan, rahat olabilir
                        Hiçbir şeyi olmayan ancak, rahat uyuyabilir.

                        Sümer elinde yoksullar en sessiz insanlardır.

                        Yazmak hatipliğin annesi,
                        sanatın babasıdır.

                        Annenin sözünü dinle,
                        Tanrı sözü gibi.

                        Evlenmek insan için bir lezzettir,
                        Ancak, akıl için bir zarardır.

                        Hükümdar gibi büyüyen, kul gibi yaşar,
                        Kul gibi büyüyen, hükümdar gibi yaşar.

                        Düşmanından ihtiyatlı gez
                        Tıpkı bir eski ocaktan (sönmüş ateş yerinden) ihtiyatlı
                         Geçişin gibi.

                        İyi söz herkesin dostudur.
           
                        Kadın insanın geleceğidir.
                        Oğul insanın kurtarıcısıdır.
                        Kız insanın mutluluğudur,
                       Gelin insanın mutsuzluğudur.”[118]





                VIII                                                       IX
         Sümer güreşi                                 Türkmen güreşi

(VIII: Alte Kulturen ans Licht gebracht, Neue ...,Rudolf Pörtner 1975 Wien,s.85)
(IV: Geleneksel eski bir türkmen güreşi, dügün törenlerinden bir foto)


8. Sayı Sistemi Ve Müçe Hesabı                                    
(12 Hayvanlı Türkmen Takvimi)
            Bilim adamlarının fikrine göre altı esasına dayanan “sayı sistemi” (sexagesimalsistem) Sümerler tarafından bulunmuştur. Bazı bilim adamlarının fikrine göre ise bir yılın 360 güne, 12 aya, her ayın 30 güne, her günün 24 saate ve her saatin 60 dakikaya bölünmesini de Sümerler bulmuşlardır.                                                                                               
            G.Ifrah’ın Universalgeschichte der Zahlen (Rakamların Evrensel Tarihi) adlı eserinde şu satırlara rastlıyoruz:  “Bilim adamları, Yunanlılar tarafından astronomide geniş çapta kullanılmış, altı esasına dayanan sayı sisteminin Sümerler tarafından bulunduğunu, Mezopotamya’da yapılmış kazı çalışmaları sonucu bulunmuş yazılar vesilesi ile ispat etmişlerdir. Sümer dilinin sayı sisteminin de temeli altı esasındaki sayı sistemi ile olmuştur. Günümüzde bu sistem, zaman, daire (yuvarlak) ve köşe ölçüsünde kullanılıyor. Örneğin:  her yıl 12 =  6 x 2 ay, her gece-gündüz 24 =  6 x 4 saat, daire 360 =  6 x 6 x 10 derece.
On (10) esasındaki sayı sistemin (Desimalsystem) insan toplumlarının hemen hemen hepsi tarafından kullanılmıştır. Onun sebebi ise insan ilk defa kendi parmaklarının sayısı esasında çevresindeki şeyleri saymaya başlamasıdır. Ancak bunun tersine, Sümerlerin neye göre “altı esaslı” sayı sistemini türettiklerini düşünmek zor. Onu bazı bilim adamları, bir yılın 360 günü esasında türetilmiştir derken (Türkmenlerin bir yıla “tegelek bir yıl” yani “daire bir yıl” demeleri de dikkate şayandır, çünkü daire 360 derecedir. B.G.) Bazı bilim adamları ise, Babil’in her saatinin bizim iki saatimize denk olmasını dikkate alarak, Sümerlerin bu sayı sistemini bir gündüzü (günün görüldüğü zamanı) ölçmek esasında meydana getirmiş olmasını savunuyorlar.”[119]
Becker’in açıklamasına göre, göğün yıldız kümelerini belli hayvan resimlerine benzetmek vesilesi ile meydana getirilmiş 12 hayvanlı takvimi Mısırlılar ve Yunanlılar Mezopotamya’dan almışlardır. Meselenin anlamlı yönü ise, eski Çin’de geçerli olan yıl hesaplama, Sümerlerde olduğu gibi “ay hesabı” (Kamerî) esasına göre olduğu hâlde, Mezopotamya’nın komşusu olan Mısır’da “gün hesabına” göre (Şemsî) olmuştur.[120]  
Biz burada da Sümerlerin Doğu Asya ile olan ilişkilerinin bir örneğini görmekteyiz. Bu konunun yine ilginç bir yönü ise, Türkmenlerin çok eski çağlardan beri kullanıla geldiği ve özel bir Türkmen Takvimi diyebileceğimiz, 12 Hayvanlı Takviminin yani “Müçe” Hesabı’nın da altı esasına dayanan sayı sisteminde olmasıdır. Bunun başka bir anlamlı yönü ise “Müçe” sözcüğünün Sümer dilindeki anlamıdır, yani “mu” sözcüğü Sümer dilinde “yıl” demektir. Türkmen dilinde ise, “müçe” 12 yıl anlamındadır. Demek “mu, mü” sözcüğü eski Türkmen dilinde “yıl” anlamında olup “çe” ise azlığı anlatan ek işlevinde olmuştur.
Buna ilâveten kökü çok eski çağlarda olarak son dönemlerde yazıya geçirilen “Korkut Ata” (Dede Korkut) destanının 12 bölümden ibaret olması, “Oğuzhan torunlarının (Oğuz boylarının) ve bu boyların onğunlarının (damgalarının) sayısının 24 olması, bu 24 damganın 24 harften ibaret Oğuz yazısına çevrilmesi[121], arkeologların Türkmen topraklarından buldukları ve M.Ö. 2000 yıllara ait olan tapınakların her yanındaki kulelerin sayısının altı olması da[122] anlamlıdır diye düşünüyoruz.
Türkmen dilinde yaz mevsimi demek “Tomus” sözcüğü, yukarıda da belirlediğimiz gibi Sümer dilindeki “Domuzî” ve sonraki Babil dönemindeki “Tamuz” sözcüğü ile aynı olmalıdır. Oberhuber söz konusu çağın takvimi hakkında şunları kaydediyor: “Tamuz, Juni-Juli (Temmuz-Ağustos) aylarına doğru gelen ayın adı  bilhassa tarım şenliklerinin mevsimi olmuştur. Bunun gibi de bu ay ELLİL’in (yel piri, yel tanrısının) dünyaya geldiği aydır.”[123]
Bu bölüme bazı sayıların Sümer ve Türk dillerinde hemen hemen aynı olduğunu hatırlatarak son veriyoruz:
                        Sümerce                      Türkçe
                        eş                                üç
                        u                                  on
                        uşu (eş-u, üç-on)           otuz(bk. Sözlük)






X
Müçe, 12 hayvanlı eski türkmen takvimi
(Türkmen Medeniyeti Jurnali 1994-1 Aşkabat)


9. Mimarlık Ve Heykeltıraşlık Sanatında ve bunun gibi´de İlk Yazı işaret(symbol)lerindeki Benzerlikler:
Geçen bölümlerde, Mezopotamya'da tarih ölçeği ile çok az bir zaman içerisinde uygarlığın çeşitli yönlerinde fevkalâde büyük değişimler meydana gelmesini dikkate alarak, bilim adamlarının bu uygarlığın mayasını başka  bir gelişmiş ülkeden getirilme ihtimalini öne sürdüklerini açıklamıştık. Örneğin maden bulunmayan Mezopotamya'da gelişen madenciliğin meydana gelmesi, bu teknolojinin daha önce madenciliğin yurdu olan Anau (Änew) gibi bir ülkeden getirilmiş olma ihtimalini öne süren fikirleri de gördük. Mezopotamya'da meydana gelen mükemmel sulama sistemi konusunda da aynı düşünce öne sürülmüştür. Biz tarımcılığın dünyada ilk kez Orta Asya’da, özellikle de Türkmenistan'da gelişmeye başladığını tarihî kaynaklardan öğreniyoruz:         
“Yeryüzündeki en eski ve gelişmiş tarımcılık uygarlıklarından birisinin başlangıcını ve gelişmesini gösteren çok eski kalıntılar İran dağları ile Turan sahrasının arasındaki sınır bölgede bulundu. Böyle kalıntıların en eskisi Cebel mağarasında (Türkmenistan'ın Balkan elinde B.G.) eski neolitik insanların yaşadığı zamana yani tahminen M.Ö. 5,000. yıla aittir. İlk sırada, Aşkabat'ın 30 km kuzeybatısındaki Ceytun'un yakınında bulunan yerleşim bölgesi buna örnek olacak anıtlardır.”[124] Mezopotamya'da ise bu süreç gördüğümüz gibi M.Ö. 3,000. yıldan itibaren meydana gelmiştir.
Türkmenistan ile, iklimi benzer olan Mezopotamya arasında mimarlık ve heykeltıraşlık sanatında da çok anlamlı benzerlikler vardır. Bu bölümde, eski Türkmenistan ve Mezopotamya hakkında bilim adamlarının bulgu ve görüşlerini verdikten sonra, iki bölge arasındaki anlamlı benzerlikleri ve aralarında bulunan ilişkileri açıklamaya çalışacağız.

9.1. Mezopotamya:
Mezopotamya'ya, özellikle onun güney kesimine doğal zenginlik çok az verilmiştir. Onun temel zenginliği su ile balçık olmuştur. Buna rağmen (belki de gerçekten buna göre) Mezopotamyalılar bugünün uygarlığı ile mümkün olabilecek temel iş aletleri ve teknolojileri yaratmışlardır. Böylelikle onlar kendileri için sadece yemek, içmek ve ev malzemeleri gibi en gerekli şeyleri temin etmekle tatmin olmayıp, üstelik daha yukarı seviyedeki hem ruhî (manevî) isteklerine gereken sanat ve güzellikleri hem de dinle meşgul olmaya imkân verebilecek yaşam standartını yaratmışlardır. Onlar ilk evlerini etraflarında buldukları şeylerle süslemeye başlayarak, insanlık tarihinde en eski ve ileri sayılabilecek düzeyde güzel sanat ve anlamlı mimarlık yaratma kabiliyetine ermişlerdir.
Bu sanat yaratıcı zihinlerin yetişmesine, birinci aşamada din yardım etmiştir. Tapınakların Mezopotamya'daki gibi açıkça ortaya çıkmasına, başka hiçbir yerde rastlamıyoruz. Bu yurttaki tapınaklar ve mihraplar, sinagogların, kiliselerin, katedrallerin (Papazların toplantı yeri) ve bunun gibi de müslüman camilerinin başlangıç örneği olmuştur. Böyle tapınakların inşa edilmesinin temelinde ise, insanların kutsal bildikleri ve kendi koruyucuları olan tanrılar için de bir ev lâzımdır diyen düşünce vardır. İnsanların yerleşikliğe geçip kendilerine ev yapmayı öğrenmelerinin hemen ardından, Mezopotamyalılar kendi tanrılarına da kendilerininkine benzer ev yapma düşüncesini buldular...”[125]                  
Kramer bu ilk basit evlerin çok büyük tapınaklara (zigguratlara) ve köşklere kadar yükselmesini açıkladıktan sonra sözü heykeltıraşlığa getiriyor: “İlk tapınma durumunda olan heykeller, teknik açıdan yetersiz olmasına rağmen sanat açısından yüksek derecede değerlidir. Etkili durumda bazı cadılı göz dikmeler (hipnotik bir bakış) ve tevazuyla sallanmış kollar, bunların hepsi derin dinî duyguların açıkça görünüşleridir. Bununla birlikte bu heykeller hem kendilerine duydukları gurur hem de gösterdikleri tam saygınlığı da betimlemektedir. Bu kadar taş fakiri bir ülkede heykeltıraşlık sanatının bu derecede gelişmesi şaşırtıcıdır”[126]
Schmökel de mimarlık ve heykeltıraşlıkta kullanılmış ham maddelerin  genelde kil balçık olduğunu ve nadir olarak kullanılan taşların, çok uzak ülkelerden buraya getirilmiş olmasını şöyle açıklıyor: “İnşaat yapma gücü ve kabiliyetinin ilk örneklerini gösteren mimarlık Sümer, Akkat ve Asurlar'ın tapınaklarında ve köşklerinde görülmektedir. Ancak gündelik konutlarda yüksek seviyede inşaat sanatından söz etmek mümkün değil. Kireç ve mermer yalnız M.Ö. üçüncü bin yıla ait Uruk kentindeki tapınaklar gibi çok seyrek karşılaşılan binalarda kullanılmıştır. Diğer binalarda ise, kurak havada ve sıcak güneşte çabuk kuruyan balçıklardan, yani, ufak samanla yoğrulan kil balçıktan üretilmiş (dökülmüş) dikdörtgen veya (uzun gönü burçlu) çiğ tuğlalar kullanılmıştır. Tuğlaların büyüklüğü küçüklüğü çeşitli dönemlerde değişiyor. İlk kavimlerin döneminde 27x12x7 cm, sonraları ise genişliği 20-30 cm ve kalınlığı 9-10 cm oluyor. /.../ Dinî binaların gelişmesi, belli bir uygarlık düzeyini gösteriyor. Bu inşaat teknolojisi her yanı 3 metreden ibaret basit dörtgen, tek odalı tapınaklardan başlayarak, çok odalı ve bir avlunun etrafına dizilen çok odalı kutsal binalara kadar varan ilerleme yolunu gösteriyor.”[127]
Araştırmacı sözünü mimarlıktan çömlekçiliğe ve heykeltıraşlığa getiriyor. “Kil balçıklar sadece tuğla yapmak için değil belki iyice yoğrularak heykel yapmaya da yaramıştır. Mezopotamya'nın sıcak güneşi, fazla emek gerekmeden şekillendirilmiş heykelleri kurutup sertleştiriyor. Kâse, kap kacak, küp ve lâmba gibi evlere en gereken şeyleri yaparak ateşte pişirerek sertleştirmeyi hem de emayelemeyi (sırlamayı) insanlar tez öğreniyorlar. Şekillendirmenin doğasından meydana gelen güzellik, kil balçığı (toyun balçığı) sanatın ilk hâline, malzemesine çeviriyor. Gövdesi, sapı ve kulpu yaraşır ve güzel olarak, kullanmaya niyetlenerek pişirilmiş kap kacakların güzelliği süs çizgileri ve çeşitli boyalar ile daha da mükemmelleşiyor.
Bunun gibi de kil balçık (toyun balçık), çoğunluğun kullanabileceği ucuz ürün olarak heykeltıraşlık sanatının meydana gelmesinde ham madde hükmünde işe yarıyor. Biz böyle ürünlerle M.Ö. 4-1 bin yıllar arasında sürekli karşılaşıyoruz. G. V. Show'un fikrine göre din bütün bu sanatın temeli olmuştur. Gerçekte eski doğunun kil balçık sanatı temelde dinî kültürün çerçevesinde diye düşünülüyor. Çünkü biz onda çocuklu ya da çocuksuz, bazı durumda yılanla birlikte olan sayısız anne tanrıçaları görüyoruz. Ayrıca çıplak kızların veya göğüsleri iri ve çekici kadınların, ürünün ve bereketin simgesi olan gözleri çok büyük öküz başlarının heykelleri ile karşılaşıyoruz.
Kamunun dinî ve hurafe inançları ve bilimleri ise emeği çok olan sırlar ve simgeleri gerektiriyordu. Mezopotamyalılar kazandıkları paralarla, çeşitli renklere boyanmış küçük heykelleri alarak, evlerine götürüyorlar ve kötü ruhları kovmak amacı ile onları binanın büyük girişine veya evlerin kapılarına oturtuyorlardı. Bunun gibi kilden yapılmış ürünlerin yanında, pişmiş kilden (seramikten) yapılmış ve yukarıda dediğimiz gibi halkın düşüncelerini ve dinî inançlarını anlatan işleri de görüyoruz. Burada da tekrar sevginin piri veya anneliğin koruyucusu sayılan İn-anna (İştar) hem de ona bağlı olan başka tanrıçalarla karşılaşıyoruz.
Yazar burada tekrar, doğum tanrısı, elinde dirilik suyu olan tanrıçalara sundukları kurbanlar (hayvanlar) getirilmekte olan tapınaklardan, ayakta veya çömelme durumunda olan tanrı güçleri, kahramanlar, kaplanlar ile savaşanlardan, köpek besleyenlerden yaşama sembolü olan “kutsal ağaç”ın iki yanında duran “çift keçi”, “ejderhalar”, “kanatlı öküzler” ve sair konulardan söz eder.”[128]
Mezopotamya'nın mimarlık ve heykeltıraşlığı konusunda araştırmalar yapan Moskati de bilim adamlarının yukarıda belirttiğimiz görüşlerini onaylıyor. Moskati, mimarlıkta kullanılmış esas ham maddenin ufak samanla yoğrulan balçıktan yapılmış çiğ tuğla olduğunu, pişmiş tuğlanın ise M.Ö üçüncü bin yıldan itibaren kullanıldığını, bu sanatın dinle bağlılıkta ilerlediğini ve binalarda kullanılan süs eşyaların dua ve tılsım hükmünde belli bir dinî inanca bağlı olarak, evleri kötü ruhların karışmasından korumak için amaçlandığı vb. hakkında söz eder. Bunun gibi taş ve madenin Mezopotamya'da kıt olmasının büyük bir eksiklik şeklinde kendisini göstermesi ve onu çok uzaklardan getirildiği için çok pahalı olması, bu yüzden de bu malzemeden heykeltıraşlık sanatında kullanılmasının daha geç başlandığını açıklar.”[129]
Bu araştırmacının eserinde M.Ö. 2500 yılına ait bronzdan yapılmış öküz başı heykelinin resmi ve onun hakkındaki düşünceleri burada yer almaktadır. Bu öküz başının Türkmenistan'da (Altıntepe) bulunan öküz başı heykeline çok benzemesi ilginçtir. Ancak Türkmenistan'da bulunan heykelin birincisinin altından yapılmış olması, ikincisinin ise M.Ö. 4000 yılına ait olması çok anlamlıdır.
Arkeolog Margueron da bu konuda şunları yazıyor: “Mezopotamya'nın eski kentlerinde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, kadın figürleri (heykelleri) çömelip oturan durumda bulunmuştur. Eski sanatın anlamlı eserlerini gösteren bu heykellerde, kadınların insan yaşamının devam etmesindeki büyük rolü hem de hayat sunucu gücü, onların göğüslerini, dizlerini tasvir etmek vesilesi ile daha büyük ve anlamlı şekilde gösterirken başları ancak, küçük ve güçsüz durumda gösterilmiştir. Bu heykeller dinî düşüncelerin ortaya çıkmasının değerli örnekleridir. Yine hayret verici bir şey ise, bu heykellerin arasında “öküz”e aşırı saygı gösterilerek yer verilmesidir. Mimarlıkta bir kubbeli yapılan binalarla çok karşılaşıyoruz. Onlar genel şekil ve tarz açısından, son dönemin mimarlığını da uzun süre etkilemiştir.”[130]                                                  
Margueron M.Ö. 2600’lü yıllara ait bir öküz başı heykelinin resminin altında şöyle bir açıklama yazmıştır: “Bakır heykeltıraşlık sanatına ait ve gözleri sedef ve gevher taşından yapılmış öküz başı; boyu 17 cm (Bağdat-Irak Müzesi)”. Belli bir amacı anlatmak için yapılmış bu sanat eseri, tapınakların mimarlığında süs için kullanılmış olmalı. “Öküz” başı kutsallık sembolü olmuştur. Sümer-Akad anıtlarında karşılaşılan tanrıların ve tanrıçaların, (yarı tanrıların) başlarındaki boynuzlu taçlar böyle bir düşünceyi açıklıyor. Bunun gibi bir gelenek M.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren Asur dönemine kadar miras kalmıştır.”[131]

9.2. Türkmenistan 
Şimdi, bu konudaki uzmanların son araştırmalarına müracaat ederek Eski Türkmenistan mimarlığına bir göz atalım. Arkeolog Memmedof şunları kaydediyor: “Arkeolojik kazı çalışmaları sonucunda Türkmenistan toprağının, doğunun en eski uygarlık bölgesi olduğu tespit edildi. Arkeolojik keşifler bizim yurdumuzda geçen aşamalarıdeki, Türkmen halkının uygarlığının o cümleden olarak mimarlığın köklerine göz atmaya imkân yarattı.
M.Ö. 6000 yılda (neolitik çağda) kurulmuş Ceytun uygarlığına ait olan konutların özelliği, plânlarının düzensiz olmasıdır. Bu köyler bir odalı dikdörtgen konutlardan oluşmuştur. Her odada bir ocak vardır. Bu odaların duvarları saman katılmış balçıktan üretilen tuğlalarla yapılmış ve kil ile sıvanmıştır. Ceytun Uygarlığına ait olan anıtların arasında Göktepe çevresinde yerleşmiş Pessecikdepe adı ile tanınmış anıtlar çok ilginçtir. Burada konutların yanı sıra tapınakların da üstü açılmıştır. Tapınakların içindeki duvarın yüzü avcılıkla ilgili resimler ile süslenmiştir. Bu resimler dünyanın en eski betimleme sanatının ilk örnekleri sayılıyor.
Altıntepe mimarlığının arasında özel belirlemeli binalar, ziggurat şekilli tapınaklardır. M.Ö. 2000 yıllarında Marguş'da bulunan tapınakların, konut komplekslerinin ve köşklerin kalıntıları M.Ö. 2000 yıllarında burada özel bir mimarlığın gelişip filizlendiğini ortaya koymuştur. Genellikle Margiana'nın bronz dönemine ait olan mimarlığı, kendinden önceki dönemlerin plânlama geleneklerini hem de kendi çağının inşaat sanatının en önemli üstünlüklerini kendisinde toplayarak, özel bir mimarlık ekolünü meydana getiriyor. Bu ekolü oluşturan mimarlık  plânlama prensipleri, sonraki dönemlerin mimarlığını büyük ölçüde etkilemiştir. Buna örnek Türkmenistan topraklarında muhafaza edilmiş ve XIX. yüzyıla kadar Türkmen ev yapma sanatının evrimini gösteren mimarlık anıtlarıdır.”[132]
Türkmenistan Arkeoloji Araştırmaları başkanı Sarianidi şunları kaydediyor: “...Gerçekten de M.Ö. 6000 binli yıllarda, yani günümüzden sekiz bin yıl önce Orta Asya'da ilk çiftçilerin ilk köyleri meydana gelmiştir. Onlar yerli uygarlığın, eski doğu görünüşünün temelini atmışlardır. Yerli Güney Türkmenistan uygarlığının gelişip filizlenmesi sonucunda ilk çiftçilerin basit köyleri son yüzyıllar, hatta bin yılların devamında gerçek kent seviyesine kadar yükseliyor. Gözden uzaklaşmış kentlerin harabeleri Köpet Dağ eteklerinin bu biçimdeki görünüşlerini verir.” [133]
Türkmen heykeltıraşlık sanatının kökleri konusunda, Kurayeva şunları yazıyor:  “Heykeltıraşlığa Türkmen süsleme sanatının en eski görünüşü demek mümkündür. O, Taş Devrinin son döneminde meydana gelerek, karmaşık ve çok basamaklı gelişme yolunu geçmiştir. En eski gelenekler ve görenekler, ölüyü toprağa vermek geleneği ile heykellerde, eski çağ insanlarının kendilerini kuşatmış dünya ile sağladıkları ilişkileri de açıkça göstermiştir.
Doğa güçlerine tapınmak, cadıcılık gelenekleri, işte Taş Devri’nin son dönemlerinin eski sanatının meydana gelmesinin ruhî atmosferi takriben böyledir. Burada o dönemde heykeltıraşlıkta geniş düşünmenin ilk düğümleri atılmıştır. Onlarda, insanın kendi çevresini kuşatmış doğanın durumuna akıl erdirmesinin uzak ve karmaşık süreci etkisini gösteriyor. Orta Asya sanatı üzerinde çalışan Pugaçenkova’nın gösterdiği örnekler çok ilginçtir. Onun doğrulamasına göre, eski çağda Türkmenistan arazisinde çiy ve pişmiş kil balçıktan yapılmış hayvan resimleri ile karşılaşılıyor. Vinkelman adlı bilim adamı ise kili ilk ham madde diye belirliyor. Biraz kaba yapılmış bu resimler, hayvanların genelleştirilmiş olarak yüz ifadesini gösteriyor. Eski insanlar kendileri ile çevre ve hayat arasındaki ilişkileri işte böyle beyan etmişlerdir. Keçi, koyun ve öküz gibi hayvanların kemikten ve taştan yapılmış şekilleri, eski çağda yontu şeklinde kullanılmıştır. Onu kısır kadınlar doğum için ve ayrıca kötü ruhları kovmak için takınmışlardır. İnsan şekilleri de aynı amaç için kullanılmıştır. Onların arasında kadın şekilleri daha çok ve geniş alanda yayılmıştır. Onlar Ceytun’da Garadepe’de bulundu. İlkel insanlar kadınla erkek arasındaki bazı önemli beşerî farklılıkların ayrımına varmışlardır. Abramova bu konuda dört tane temel yönü görüyor:  1. Kadının ev ocağı ile ilişkisi. 2. Kadının nesil ile ilişkisi. 3. Kadının nesil başlatıcı hükmünde tasvirlenmesi. 4. Kadının av büyüsündeki rolünün açıklanması.
Bunların hepsi birlikte, ana erkilliğin hâkim rolde olduğu dönem ile ilişkilidir. Güney Türkmenistan’ın genelinde bulunan, çömelip oturma durumundaki kadınları tasvirlendirmiş olan eski kil heykeller M.Ö. 6000’li yılların, Taş Devri’nin çok eski dönemlerine aittir. Taş Devri’nden Bronz Çağı’na geçiş dönemine ait kızılımtrak boyalı, pişmiş balçıktan yapılmış birtakım şekilcikler vardır. Masson ve Sarianidi bu tür şekilciklerin 7 görünüşünü belirliyorlar. Eski dönemin insanı tüm görüntüsünün yerine gövdenin bir bölümünü şekillendirmiştir. Bununla birlikte kadın-ananın temel simgelerini belirlemişlerdir. Tanrıçaların meydana gelmesi de bunlardan kaynaklanmıştır. Bu ise yaşam sırlarının temel simgeleri olmuştur. Böylelikle büyücülük fonksiyonları, sanatsal mükemmelleşmeyi ikinci plâna düşürüyordu. O dönemler heykeltıraşlık sanatı yol ayrımında duruyordu.”[134]
Türkmenistan ve Mezopotamya ilişkisi konusunda yakından ilişkileri olan bir kaç Rus uzmanının görüşlerine bakalım: Massona göre “Mezopotamya’nın Ur kentindeki mezarda bulunan öküz başı heykelinin Türkmenistan’da bulunandan farkı, süslemesinin orada yakut taşı ile olmayıp belki lâzurit ile yapılmasıdır.”[135]                 
Orta Asya’da arkeolojik buluntular arasında mühürlerin yüzünde ve diğer bazı eşyalarda yılan şekilleri görülüyor diyen Antonova’nın fikrine göre: “Bu tür şekiller yılan tanrısının sembolüdür. Mezopotamya’da tanrı Marduk da yılan sembolü ile tasvir edilmiştir.”[136]
Türkmenistan’ın en eski medeniyetini araştırma çalışmalarına da bizzat katılmış ve altından yapılmış meşhur öküz başının heykelini kendisi bulup değerlendirmiş olan büyük arkeolog Masson şu bilgiler verir: “Altıntepe çevresinde ilk tarımcılık yerleşim medeniyetinin en geç İ.Ö. 5000’li yıllarda ortaya çıkmış olduğu açıktır. Onlardan yüzü ilkel geometrik nakışlarla süslenen kupa kırıntıları kalmıştır. O dönemde yaşayanlar, kendi türettikleri uygarlığı geliştirmede ve yaymada başarılı olmuşlardır. Biz bu gelişmeyi takip ettiğimizde, kupaların devamlı güzelleştiğini ve süslerinin arttığını görüyoruz. Artık, süslere hayvanların ve insanların resimleri de giriyor ve kompleksleşiyor. Birbirine uyumlu iki boyalı nakışlar, Türkmen keçelerinin yüzündeki nakışları hatırlatıyor...
Kazı çalışmalarında sık sık karşılaşılan pirinçten ve güzel taşlardan yapılmış kap kacaklar, tekniğin gelişmesini anlatır. Onlar tarımdan daha çok ürün almak için çeşitli sulama kuralları geliştirmişlerdir. Radio-Karbon usûlü ile kesinleştirildiğinde, kurulmuş en eski kentlerin tarihi İ.Ö. 3. bin yıla doğru gelmektedir. Bu eski kentlerin nüfusu, tahminen göre 6000-7500 kişiden ibarettir. Bu sayı o dönem için çok anlamlı bir rakamdır. Sümer’in medeniyet merkezi olan UR kentinin nüfusu da İ.Ö. 2500 yılında 10, 000 kişiden ibaretti.”[137]                                                                                  
O, Altıntepe’nin mimarlık ve heykeltıraşlık sanatının özellikleri ve onların dinle olan ilişkileri hakkında şunları kaydeder: “Taştan yapılmış bir plaketin yüzündeki bir haç ile yarımayı şekillendiren, bir kurt ile öküz başının heykellerinin bulunması, özellikle dikkat çekici ve anlamlıdır. Öküzün gözü ile ay şeklindeki heykelciğin yanındaki yıldız, yakuttan yapılmıştır. Bu eşyalar birlikte dikkate alındığında belli bir kompleks ve çok yönlü fonksiyonu anlatmaktadırlar.
Mezopotamyadaki en eski dini metinlerden anlaşıldığına göre, Ay Tanrısı (veya tanrıçası) Nin-Sun, güçlü ve sert öküz görünüşünde tasvir edilmiştir. Heykeltıraşlar onu altından yapılmış öküz şeklinde anlatmışlardır. Ay tanrısı (veya tanrıçası) Sümer’in UR kentinin en üst düzeydeki korucusudur. Nin-Sun’un Altıntepedeki yerel örneği olan bir Ay Tanrısı da dikkati çekiyor. Ona da Altıntepe’nin dini kompleksi takdim edilmiştir. Bu kompleksin Sümer Zigguratının prototipi olduğu açıktır. Bu merkez, Altıntepe kentinin kuruluşunun özelliğinin simgesidir.
Mimarlık üzerinde yapılmış incelemeler, Altıntepe’de de Sümerde olduğu gibi, uzunlukları ölçmekte belli bir sistemin kullanıldığını ispat ediyor. Çok sayıda bulunmuş ağırlık ölçücü taşlar, ağırlıkları ölçmekte de özel sistemin olduğu hakkında söz etmeye imkan veriyor. Bu ölçülerle, toplanan ürünlerin ağırlığını ölçmüşlerdir. Madenciler çeşitli metallerin ağırlıklarını çok doğru ve hassas ölçerek, onları eriterek yeni metaller üretmişlerdir.
Heykeltıraşlıkta çok büyük başların küçük gövdelerin üstüne oturtulması ve dikkat çekici büyüklükte çok iri gözlerin konması da görülmektedir. Sümerlerde bunun gibi iri gözler ve kulakların, bilgelik ve duyarlılık organları hükmünde, Tanrıların her şeyi görmeye ve işitmeye kadir olduğunun simgesi olması anlamsız değildir. Altıntepe medeniyetinde, yeni metodlarla tasvirlendirilip anlatılması gereken bir dini sistemin ortaya çıkmış olduğunu savunabiliriz.”[138]  
Masson Altıntepe uygarlığında belirli bir yazının ortaya çıktığını isbat eden belgelerin bulunduğu konusunda ilginç ve anlamlı bilgiler veriyor:  “Nüfus sayısının değişmesi ile çok genişlemiş bilgileri, belirli notalara almak vesilesi ile saklanılmalı idi. Bu sorun ise elde edilmiş olan bilgileri tespit edebilecek itibarlı ve uygun işaretleri düşünüp bulma mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Bu mecburiyetten dolayı, Altıntepe sakinlerinin belirli bir yazı sistemini bularak kullanmış oldukları büyük ihtimaldir. Gerçekten de seramikten yapılmış Tanrıça heykellerinin yüzüne çizilmiş birkaç işaret bulundu. Bu işaretleri birbirine uygun gelen 6 guruba ayırmak mümkündür. Bunlar devamlı olarak tekrarlanmaktadır ve her bir heykelde çeşitli işaretler özel formalarda birbiri ile bağlanıyorlar. İlk sırada bir yıldız (*) işareti ile gökteki bir Tanrıçayı, çiçeklenmiş bir ağacın budağı ile de, belirli bir bitimliğin yahut buğdayın “korucu Tanrısını” anlatmış olmalıdır. Bu işaretlerin birkaçı protoelam (Elam öncesi) piktografında da görülmektedir.
Bulunmuş yegâne örnek olan bir mührün yüzünde ise protohint yazı sistemine ait olduğu açıkça belli işaretler vardır. Eski Sovyet bilim adamlarının Konorozov’un yönetiminde protohint metinlerini yüze çıkarmakta kullanılmış metodlarla karşılaştırdığımızda, Altıntepe’de bulunan bu yazıyı  “belirli bir Ulu Tanrı ya Tanrıçanı anlatıyor” diye yorumlayabiliriz.... 
 
        
Bunların hepsini dikkate almakla, Altıntepe’de yaşayanların kendilerinin de bir protohint yazı sistemleri olmuş olmalı ya da her halde protohint yazı metinlerini okuyup anlamışlardır diyebiliriz.”[139]
“Altıntepe’nin yerel medeniyeti ile Mezopotamya medeniyetinin aralarındaki ilişkileri anlatan en ilginç örnek, bu bölgeden bulunan altından yapılmış öküz başının heykelidir. Bu öküz başının terkibi, gözünün ve kulaklarının biçimi ve... UR kent-devletinden başlayarak prens mezarlarına kadar karşılaştığımız öküz başları ile tanınmış Sümer heykeltıraşlık sanatına götürür bizi.
Biz bu sözünü ettiğimiz konuyu aşağıdaki sonuçlarla özetleyebiliriz: Altıntepe medeniyeti eski doğunun çok geniş medeniyetinin göze çarpan ve önemli parçası olarak Mezopotamya ve eski Hindistan gibi medeniyetlerin karşılaştığı bölgede, bunlar ve diğer eski yurtlar ve halklarla karşılıklı etkide, karmaşık ve çok yönlü gelişme aşamaları geçirmiştir.”[140]
Rus arkeolojisinin atası “Nikolsky” şunları söyler: “Sümerlerin Ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş, gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır ki bunlar, Mezopotamya’nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar şu düşünceye getirir ki, Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizi onların arasındaki bir çok ortaklıkları göstermektedir. Sümerlerin baş Tanrıları olan En-Lil’in yerleştiği yer, Mezopotamya’nın güneyindeki düzlükte değil, dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı’nın etekleri onların ana vatanı olmuştur.”[141] .
Änew-Altıntepe medeniyetinin ardından, yani Sümerlerin Türkmenistan’dan göçüp gitmesinden sonraki dönemde bu günkü Türkmenistan’ın Marı vilayetinde devam eden MARGUŞ medeniyeti ile Mezopotamya ve diğer medeniyetler arasındaki ilişkiler konusunda Rusya’nın ve Türkmenistan’ın ünlü arkeologu Sarianidi şöyle yazıyor:   “Murgap Irmağı’nın eski yatağı çekirdekli bitkilerden yüksek ürün almaya uygun şartlar yaratmıştır. Sellerin getirdiği çamurların otluğunda çok sayıda ev hayvanları beslenmiştir. Bu durum eski Margiana (Marguş) kültürünün filizlenmesine ortam yaratmıştır. Gerçekten de bundan 40 yüzyıl önce buraya ilk yerleşen insanlar, önce onlarca, sonra ise yüzlerce köy kurmuşlardır. Bu köylerin her biri ise onlarca evden ibaret olmuştur ve her birinin özel avlusu vardır. Onların çoğunluğunun çevre koruyucu duvarı yoktur. Zengin aileler ise hemen hemen geniş duvarlı savaş kuleli gerçek “kalelerde” yaşamışlardır. Marguş'un başkenti şimdiki “Goñur” anıtları (harabeleri) olmuştur. Onun merkezindeki köşkün sağlam binası tapınak bileşiminin karşısında yerleştirilmiştir.
Goñur’un etrafına çömlekçilerin bölgesi yerleşmiştir. Onların elleri ile çok nefis, bazen çok geliştirilmiş kap-kacaklar yapılmıştır. Bazen de kap-kacakların basit nakışlısı, o cümleden olarak “iki keçi resimli” ve ağaçtan yapılmış türü ile de karşılaşıyoruz. Yerli demirci ustalar hemen hemen her türlü bakır ve bronz silâhları ve süs eşyaları imal etmeyi öğrenmişlerdir. Onların arasında insan gözü şeklinde resimlenmiş şatafatlı baltalar da kendisini gösteriyor. Yontucular da burada çalışmışlar, onlar her türlü eşyaları ve incelikle nakışlanmış mühürleri taştan üretmişlerdir. Ancak onlar kıymetli taşları tıraşlamakta daha üstünlük kazanmışlardır. Buna örnek, başını geri çevirerek ayağını yalamakta olan, güzel süslenmiş deve şekilli tumar (süs eşyanın bir çeşidi,B.G.) dır. Bu sanat, Mezopotamya sanatından hiç de eksik olmayan yontuculuk sanatının yüksek seviyesini ispat etmektedir.
Bu insanların yazılı eserleri ya saklanmamıştır ya da şimdiye kadar arkeologlar tarafından bulunmamıştır. Buna göre de onların manevî dünyalarına girmek için el sanatlarına yüzü resimlenmiş bazen anlatıcı komposizyon oluşturan tumarlara (türkmen süs eşyalarının bir türü) başvurmak yegâne imkân olarak hizmet etmektedir. Tumarların çok sayıdaki şekillerinin öğrenilmesi, onları yapan insanların yüksek düşünceli olduklarını anlatır. Elimizde onların yazılı eserleri bulunmasa da burada yaşamış insanların mükemmel ve karmaşık mitolojisinin, hatta “hayır ile şer” mücadelesi düşüncesi ile ilgili mitolojilerinin olduğunu söylemek mümkündür. Hayırlı güçler, yılanlar, şer tarafı ise ejderhalar ile simgelenmiştir. İşte atalarımızdan kalma hayır ile şerrin mücadelesi, çok sayıdaki eserlerde görülmektedir.
Marguş yurdunda eski mimarlığın özel bir mektep geleneğinin var olduğunu, son yıllarda bu bölgede üstü açılmış köşkler ve tapınaklar ispat ediyor. Örneğin Goñur’un merkezinde tapınak için yapılmış anıtsal mimarlık birikimi kazılar da bulundu. Burada bulunmuş onikigen minareli tapınak, bütün yakın doğu mimarlık sisteminde ilginç bir bina olarak özel dikkat çekmektedir.
Biz hâlen bu uygarlığın nasıl meydana geldiğini tahminen bilmiyorsak da onun meydana gelmesine Güney Türkmenistan halkının katıldığını açıkça görüyoruz. Buraya sonra yeni kavimlerin gelmiş olması da gerçektir, onların ana yurtları, o dönemde dünyanın en ilerlemiş merkezlerinden sayılan Anadolu’ya kadar genişler.”[142]
Bu bölümünde biz, Türkmenistan ve Mezopotamya’da türemiş ilk uygarlığın çok önemli bölümünü oluşturan mimarlık ve heykeltıraşlık sanatı konusunda, bilim adamlarının en son açıklamaları ile karşılaştık. Görüldüğü gibi bu iki yurt hakkında söylenenlerin pek çok yönü, tıpkı aynı ülke konusunda söylenmiş gibi benzerdir. Bu konuda herkes kendi düşüncesi çerçevesinde belli ve özel anlamlara varabilecektir, ancak bizim kanaatimize göre, aşağıdaki sonuçları çıkarmak mümkündür:  
            1- Bu uygarlığın Türkmenistan’da Mezopotamya’ya nazaran daha önce meydana gelmesi ve Mezopotamya uygarlığının ise onun devamının bir kolu olması muhtemeldir. Bu düşünce birkaç bilim adamının “Sümerler bu bölgelerden göç edip Mezopotamya’ya gitmiş olmalı” fikrine uygundur.
            2- Hem binaların hem de heykellerin dış görünüşlerinin, motifi ve içerdiği anlamlarının, özellikle dinî mazmunların hayret verici ölçüde benzer ve hatta aynı olduğunu söylemek de mümkündür.
            3- Heykeltıraşlık sanatının, yakut ve altın gibi kıymetli taşların ve madenlerin bol olduğu Türkmenistan’da daha gelişmiş (ilerlemiş) seviyede olduğu gözükmektedir. Bu ise yukarıda gördüğümüz gibi, Sümerologların:  “Mezopotamya’da bu sanatta kullanılan yakut ve diger maden maddeleri bulunmadığı için, onlar pek uzaktaki doğu ülkelerden getirilmişlerdir” demelerinin altını çiziyoruz. Biz yukarıda, Sümerlerin Arat’ta eposunda da bunun gibi işaretleri görmüştük.



10. Hayvanlar Dünyası
Sümerolog Hommel saf dil karşılaştırmaları vesilesiyle Sümer ve Türk dilleri arasındaki ilişkiler konusunda elde edilmesi mümkün olan sonuçlara ilâveten mitoloji, din ve hayvanlar dünyasında da ilginç ilişkilerin su yüzüne çıkmakta olduğunu teyit ediyor. O, hayvanlar dünyasındaki ilişkilere örnek olarak deve ile eşeği gösteriyor. Hommel'in fikrine göre bir hörgüçlü devenin en eski yurdu Arap ülkeleri sayılırsa da iki hörgüçlü develere gelince, iki hörgüçlülük yalnız Orta Asya'nın doğal şartları etkisi ve buna ilâveten onların terbiyesi ve belli amaçla kullanılması sonucu ortaya çıkmıştır. Aslı yaban eşeğinden (kulan’dan) olan eşeği de bunun gibi yetiştirmiştir. Bu hayvanların ikisi de Orta Asya'dan Mezopotamya'ya getirilmiş olmalıdır.[143]









XI
(Türkmeniya, 1987 Moskova, s. 38-40)
XII: (A: Atles der Altenwelt. M. O. 1993 München,s.17, B: Mesopotamien J.-Cl. Margueron 1978 München,s.109, C:Die Blühenden Städten der Sumerer 2001,79)

1 yorum:

  1. sumerler mesopotamiyaya koc ederken eski yurdlarindaki daq qabartmalarini ,simvollari ve efsaneleri de ozleri ile aparmishlar.hec kime melum olmayan bu yurd azerbaycaninn
    shimal-qerbinde olan ilisu kendindedir.ruslar azerbaycandaki butun xanliqlarin tarixini yazmishlar.tekce ilisu sultanliqindan bashqa.cunki car aleksandr bunu qadaqan etmishdir.aleksandr duma iki defa ilisuda olmushdur.gorunur o nese bilirmish.daq qabartmalarini erebler islami yayarken taninmaz hala salmishlar.bu tabletleri ancaq sumeroloqlar anlaya bilerler.toponimlerde sumerlerde olduqu kimidir.nuhun gemiside konqu daqindadir.kendimizin camaati anadolu turkcesine benzeyen bir dilde danishir.olduqca elmli olan kendimizden 150-den cox alim cixmishdir.sovetler birliyinde bize elmde beraber millet olmayib.sumerler haqda butun sorulariniza ilisuda cavab tapa bilersiniz.camil faziloqlu.

    YanıtlaSil